28 Aralık 2013 Cumartesi

Ebru Güneş'in Gözyaşlarının Düşündürdükleri

Ebru Gündeş'in gözyaşları ile ıslanmış haberler sosyal medyaya düştüğünden beri düşünüyorum. "Searching"  modu anlayacağınız...

Anlamlandırmaya çalışıyordu sistemim yaşanılanları...

Rishi (Aziz) Valmiki'nin yaşam hikayesini çağrıştırdı Ebru Gündeş ve eşinin hikayesi bana.

Valmiki 'ye Adi Kavi (Ezeli Ozan) ismi verilir Hindistan'da. Çünki dünyaya mal olmuş epik Ramayana 'yı kaleme alan ozandır o. Erdemli adil kral Rama ile şeytani yalan dolanın  kralı Ravana arasındaki savaşı anlatır Ramayana. Doğru yaşam kuralları, doğanın ve tüm canlıların birliği uyumu, erdem, adalet ve benzeri mesajlar içerir bu epik destan. İnsanlığa büyük bir armandır gerçekten Ramayana  Destanı!


                                                         Valmiki Ramayana'yı Yazarken

Valmiki hikayesinin başında ismi bilinmeyen bir soyguncudur. Ormanın içinde yoldan geçenleri soyar hergün. Bir gün ormandan bir grup aziz geçer. Narada isimli  Hint Mitolojisin' de  her zaman doğru zamanda doğru yerde olan doğru soruları soran, doğru hikayeler anlatan özetle  tanrıların oyununun perdelenmesinde önemli rolü olan bir aziz de grubun içindedir. Narada sorar soyguncuya. "Ailen senin günahlarını paylaşır mı?" Soyguncu "Elbette!" der. Narada "Peki o kadar emin isen gidip bunu teyit etmelisin." der.  Koşar hemen eşinin yanına soyguncu içine kuşku düşmüştür bir kere. Eşine "Ben bir soyguncuyum. Sana ve çocuklarıma soygun yaparak bakıyorum. Benim günahlarımı paylaşır mısın benimle? " der eşine bir soluk. Eşi "Sen bir erkek olarak bizim  yaşamımızı  idame ettirmemizden sorumlusun . Ancak bunu erdemli davranmayarak günah işleyerek  yapmak senin seçimin. Asla paylaşmayız  senin günahlarını" der. O vakit yaşamın anlamını anlar yazılanlara göre eski soyguncu ve Narada 'ya gidip sorar ne yapması gerektiğini. Narada ona bir mantra verir ve ormanın derinliklerinde derin düşünceye dalar eski soyguncu. Çok çok uzun zaman geçer. O kadar ki karıncalar onun üzerinde yuva kurar tüm bu zaman  hareketsiz durduğundan. Uzun zaman sonra Narada yine aynı yoldan geçerken görür orada düşüncelere dalmış soyguncuyu. Ve ışıl ışıl parlamaktadır eski soyguncu. Aydınlanmasını almıştır ve adı artık "Karınca Yuvası" anlamına gelen VALMİKİ olmuştur. Narada 'nın verdiği mantra RAM dır. Evrenin koruyucusu olan Vishnu 'nun enkarnasyonu olan kral Rama 'nın kutsamasını kazanır Valmiki uzun yıllar derin düşüncelere dalıp Ram mantrasını kalben dillendirdiğinden. Ve işte RAMAYANA 'nın ozanı bu şekilde doğar...

Düşünüyorum da eşinin bu duruşu insani boyutta sevgisizlik gibi gelebilir bizlere. Eşinin yanlışlarını erdemsizliklerini günahlarını paylaşmamak...Onu terk etmek yalnız bırakmak gibi görülebilir Valmiki'nin eşinin yaptığı. Oysaki Valmiki'nin eşi erdemli bir duruşla eşini de erdemli olmaya davet etmiş ve eşinin  en yüksek potansiyelini gerçekleştirmesine vesile olmuştur. Belki eşsiz ve yalnız kalmıştır çocukları ile o kadın ve o dönemde Hindistan'da bir kadının yalnız kalması ölümü ile eş değerdi nerede ise. Buna rağmen kendi ve çocuklarının ihtiyaçları yerine eşinin ve bütünün en yüksek hayrına olanı seçebilmiştir Valmiki'nin eşi. Üstelik bu duruşu eşini sevmediği red ettiği kabul etmediği anlamına da gelmez. O sadece kendi erdemli duruşunu sergilemiştir.

Gerçek sevgi özgür bırakır!

Erdemli duruşlar nedeniyle yaşanan ayrılıklar bazen çok büyük öğretmenleri olabiliyor yaşamlarımızın...Üstelik bu aşka sevgiye rağmen de yaşanabiliyor!

Enteresan bir şekilde dün  bir kız arkadaşla konuyu konuştuk. Ebru Gündeş biliyor muydu eşinin yolsuzluklarını acaba? Belki de bilmiyordu. Fakat sorumluluğu durumu öğrendikten sonra başlıyor olmalı. Yani eşinin yolsuzluk hırsızlık yaptığını öğrendikten sonra tüm günahlar karmaları paylaşıyor eşi ile.

Arkadaşım başka kız arkadaşları ile konuştuğunu ve bir çok kız  arkadaşının "Olsun o bizim eşimiz sesimizi çıkartmaz kabul ederiz." dediğini söyledi.

Bu gerçek sevgi miydi peki?

Biz dünyalılar evlilik akidini ne kadar yanlış anlamışız bir kez daha gördük bunu dün.

Evlilik akidi  sıradan dünyevi  bir akit değildir. En büyük ruhsal akitlerden biridir. İki taraf da birbirinin ruhsal gelişiminden erdemli varoluşundan sorumludur. Birbirinin rehberidir. Ruhsal boyutta karşılıklı verilen  bir sözdür bu. Evlilik akidini sadece mal edinmek, çocuk sahibi olmak ,  toplumun onayladığı seks için  ya da ev işlerinin yapılması için seçilen dünyevi bir yaşam şekli olmaktan başka bir yere oturtabilmek gerekir.

Çok  zor bir seçim. Ancak  bir o kadar da hem bireysel hem de toplumsal kuantum sıçraması yaşatacak bir seçimle karşı karşıya Ebru Gündeş.

Kadın erkek ilişkilerinin bencil ihtiyaçlardan  arınması, evliliğin gerçek anlamına kavuşması ve yeniden evrensel dengeye ulaşması, toplumun erdemli vicdanlı yaşam  ayarının yeniden yapılması gibi çok büyük ve yönlü  bir misyonu kabul ederek doğmuş besbelli ki Ebru Gündeş.

İyi ki de doğmuş!

Sevgiyle saygıyla sarmalıyorum varlığını Ebru Gündeş'in ve kalbinin ışığının rehberliğinin üzerinde olmasına niyet ediyorum.

Eğer gerçek bir aşk ve duygusal bağ var ise eşi ile aralarında , Ebru Gündeş'in  erdemli duruşu eşinin özgürleşmesine (gerçeğe uyanmasına) ve en yüksek potansiyelini gerçekleştirmesine vesile olacaktır.

Ve bu erdemli seçimi yapabilirse Ebru Gündeş aklımızın alamıyacağı şekilde evren tarafından destekleneceğine ve mucizevi şekilde çözümün ayaklarının önüne geleceğine inanıyorum.

Ebru Gündeş gibi  eşi de çok büyük  erdemli bir yaşamın seçimi ile ilgili önemli bir misyon ile doğmuş anlaşılan.

Dünya boyutunda ancak zıtlıkları görünce yeni seçimlerimizle evriliyoruz. Zıtlıkları bizlere yaşatanlar da hem bireysel hem de toplumsal anlamda  bütünün en yüksek hayrına bilincin evrimine hizmet ediyor.

Resmi her daim  çok yukarıdan bütün olarak görebilmek dileğimle...

İyi haber evrim devam ediyor...Bilincin evrimi şimdi ve burada olmakta...

Evrim her zaman ileriye daha çok ışığa ve sevgiye doğru oluyor.

Herşey çok güzel oluyor!

Sevgiler







22 Aralık 2013 Pazar

İçimizdeki Hırsız ile Yüzleşme

Malum gündem üzerine bir kaç satır bir şeyler yazmak istedim...

Sahi ne çok  zaman oldu sizlerle buluşmayalı!

Tepki verdiğimiz reaksiyon duyduğumuz yargıladığımız  öfkelendiğimiz zaman , bu duyguları bize yaşatan durumun olgunun içimizdeki parçasını güçlendirdiğimize inanıyorum.

Bu nedenle olmakta olanı sadece ve sadece izleyebilmek çok önemli şu sıralar.

Evet hepimizin içindeki hırsızın kolektif dışa vurumunu izliyoruz şu sıralar.

Nasıl yani diyeceksiniz?

Evet içimizdeki hırsızdan bahsediyorum.

Hiç birinin zamanını çalmadınız mı bugüne kadar, ya da korsan kitap ya da  CD almadınız mı ? Şirket telefonlarını özel amaçlı kullanmadınız mı hiç? Ya özel amaçlı fotokopi çekimleri, şirket araçlarının  kullanımları...Hatta ilk iş yaşamıma başladığımda şirket mutfağından şeker kahve çalan insanlar olduğunu bile duymuştum. Saymakla bitmez içimizdeki hırsızın bireysel eylemleri...

Hatta bir kaç gün önce yeni bir hırsızlık eylemi ile tanıştım. Bu sene merkezi ısıtma olan binalara özel bir vana yerleştirildi ki tüketime göre para ödenecek artık. Bu vanaları kapalı tutup komşularının ısıtması ile ısınan evler var. Bu da bir çeşit hırsızlık çünkü bizim bu davranışımız nedeni ile komşularımızın faturası kabarıyor. Kaçak elektrik  kullanımlarını, küçük çocuklarının yaşını küçültüp toplu taşımada para ödememeler...Say say bitmiyor hırsızlıklarımız!

Bazılarınızın insanların parası yok ne yapsın dediğinizi duyuyorum.

Bu tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar sorusu gibi bir soru bana göre. Hırsızlıklarımızla bolluk bereketimizi baltalıyoruz , parasızlık argümanı ile de hırsızlık yapıyoruz ya da kılıf buluyoruz hırsızlıklarımıza.

Maddi ya da manevi başkasına ait olanı o kişinin bilgisi ya da kalben rızası olmadan almak ve kendimize menfaat yaratmak hırsızlıktır.

Uzun yıllar önce ülkenin önemli bir firmasında büyük bir emniyeti suistimal hasarı olmuştu. Yani çalışanın şirket parasını gizlice cebe indirmesine deniyor emniyeti suistimal . Şirket yönetimi yabancı idi ve para da öyle böyle değil yanlış hatırlamıyorsam bugünün parası ile nerede ise 1 Milyon TL 'ye yakındı.

Hiç unutmam Uzakdoğulu yönetici bizim yüzümüze bakıp "Siz Türkler hırsızsınız" demişti. Çok bozulmuştuk utanmıştık. Yıllarca hep düşünmüşümdür bu sözünü o yöneticinin. Düşünsenize tarihimizde yüzyıllar boyunca  başka  ülkelere yapılan saldırıları yağmalamaları...Belki de çok zamanlı ve boyutlu bir karmik arınma ile karşı karşıyayız.

Bilirsiniz dünyanın başka ülkelerinde deyimlere bile girmişiz bu konuda. Türk gibi üçkağıtçı, dolandırıcı gibilerinden...Herkes biliyor bizi! Bir biz yüzleşemiyoruz gölgemizle...

Evet karşılık vermeden ödemeden aldığımız şeylerin de bir bedeli var evrenin kanunu böyle.

Üstelik hırsızlıklarımız nesiller boyu soyumuzun gelecek kuşaklarını da etkiliyor. Buna karma deniyor. Ne ekersen onu biçersin olayı.Sadece sen değil senden sonra gelen yedi nesil etkileniyor davranışlarımızdan.

Bir yerden bir şekilde ödeniyor bu borç. Evimize hırsız girdiğinde iki de bir ya da değerli bir şeyimizi durduk yerde kaybedince şaşırıyoruz  sonra da. Üstelik sadece maddi kayıp değil yaşayabileceğimiz sağlığımızı bile kaybedebiliriz.

Dost acı söyler! Çünki dost bizi beklentisiz sever ve özgürleşmemizi ister karanlıklarımızdan.

Öfkeli tepkilerimizle reaksiyonlarımızla da içimizdeki hırsızı şifalandırmıyor tam tersi güçlendiriyoruz malesef.

Şimdi bu kollektif karmamızdan arınma zamanıdır belki de.

Ancak bunun şifalanarak gerçekleşebilmesi için iki şey gerekli sanki.

Birincisi olanı tepki reaksiyon vermeden izlemek ve fakat elbette gerekli hukuki süreçleri işlemleri yürütmek. Eylemsizlik değil aktarmaya çalıştığım burada.

Diğeri ise içimizdeki hırsızla yüzleşmek. Bizim gölge yanımız olan hırsız ile. Ancak ona da öfke duymadan kendimizi suçlamadan yapılmalı bu çalışma. Sadece samimiyetle anlamaya çalışıyoruz onu.

Karşımıza alıp soralım ona neden çalma saklama biriktirme ihtiyacı duymuş? Hangi duygu eksikliği hangi korku böyle bir davranışı tetiklemiş.

İçimizdeki  hırsızın  gelecek kaygısı duyduğunu, parasız kalma korkusu yaşadığını , yaşamın tehlikeli olduğuna inandığını ,kendini tehdit altında hissettiğini, her an çok kötü bir şey olabileceğine inandığını (olumsuza odaklı) , ancak kendini çok  para ile koruyabileceğine inandığını, çok paranın güç,  gücün de güven olduğuna inandığını, öz değerini ve öz yeterliliğini ne kadar parası olduğu ile ilişkilendirdiğini görebiliriz.  Özetle yaşamdan korkan ve güvenmeyen, kıtlık ve ayrılık bilincindeki, öz değeri ve öz yeterliliği düşük (bu kaliteleri sadece sahip olduğu maddiyatla özdeşleştirmiş) benliğimiz çıkıyor  bu resimin altından.

İçimizdeki hırsıza , yaşamdan korktuğunu, güven ihtiyacını, kendini değerli ve yeterli hissetme ihtiyacını, bolluk içinde olduğunu bilme ihtiyacını   görmediğim için senden özür dilerim, lütfen beni affet, seni seviyorum , teşekkür ediyorum diyebiliriz.

Bu çalışma ile içimizdeki materyalizmin köküne inebileceğimize inanıyorum . Paraya ve güce duyulan çılgın dizginlenemez ihtiyacımızı dönüştürebiliriz.

Toplumumuzu son otuz yıldır kemiren materyalizm  hastalığını belki iyileştirebileceğiz bir fırsata dönüştürebiliriz bu krizi  ve artık son olur bu yolsuzluklar!

Karşılıksız vermek ve karşılıksız almak her iki tarafı da borçlu kılar ve borç mutlaka ödenir.

İçimizdeki açlık madde ile değil ancak özümüzle, ruhumuzla  bağlantı kurabildiğimizde doyar.

Konu ile ilgili yazmaya devam edeceğim...

Sevgiyle







LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...