29 Aralık 2011 Perşembe

GÜNÜN SÖZÜ / WORD OF THE DAY

MASUMİYET YÜKSELİŞİMİZİN ANAHTARIDIR.


INNOCENT IS THE KEY OF OUR ASCENT.

25 Aralık 2011 Pazar

Karaciğer Diyeti

Günlük yaşam içinde odaklanmamızı güçlendirmek , işimizde verimliliğimizi arttırmak ve meditasyonlarımızın daha derin olabilmesi için dikkatimizin çok saf ve güçlü olması gerekiyor.


Tıpkı bir lazer ışını gibi keskin bir dikkate sahip olduğumuzda odaklanmamız iyileşiyor, anda kalabilme becerimiz artıyor. Dikkatimiz güçlü ise kendimizi yani davranışlarımızı duygularımızı etkin bir şekilde izleyebiliyoruz.

Dikkatimiz güçlü ise ancak anda tutunabiliyoruz. Anda kalabilmemiz için dikkatimizin güçlü olması gerekiyor. Daha objektif ve çözüm odaklı olabiliyoruz.

Dikkatimizin organı ise karaciğer. Beyinin düşünmesi için gereken gri hücreleri yaratıyor karaciğer.

Aşırı zihinsel aktivite, kaygı endişe , beslenme şeklimiz gibi etkenler karaciğeri yoruyor, ısıtıyor ve dikkatimiz zayıflıyor.

Zayıf dikkat ayrıca oradan oraya savruluyor bugünün dünyasında.Gözlerimiz nerede ise dikkatimiz de orada. Görsel bombardıman altındayız. Dikkatimizi saflaştırabilmek için doğayı ve çocukları izlememiz öneriliyor.

Güçlü bir şekilde sessizce içimize dönebilmek için , keskin ve saf bir dikkate dolayısıyla serin bir karaciğere gereksinimiz var.

Karaciğerin beslenme şeklimizde uygulanacak bir diyetle desteklenmesi serinletilmesi mümkün.

Netten aldığım bilgileri ve kendi notlarımı paylaşıyorum aşağıda. Italik yazılar net bilgisidir.

Karaciğeri serinletmek için iyi olduğu kanıtlanmış ve alınması tavsiye edilenler:

Şeker – İyi ve faydalı olan şeker pancarı değil şeker kamışıdır. Tate & Lylee ve Sainsbury’nin şekeri kamış şekeridir, diğerleri genellikle pancar şekeridir. Akide şekeri veya kaya şekeri olarak da bilinen tipte şekerler de vardır, bunlar Hint dükkanlarının çoğunda bulunur – bunların kullanımı Black Kokum altında tarif edilmiştir. Kekleri ve dondurmaları bırakın, çünkü onun tatlı olması sizin için iyi olduğu anlamına gelmez..


Doğal şeker kullanmalıyız. Yani kuru kayısı , kuru dut pekmezler gibi gıdaları ibi yıkıyormuş karaciğeri.

Hindistan’da “Amla Murabba” denilen, şekerli şurupla muamele edilmiş “Amla” meyvesi iyidir. Şekerli şuruba daldırılmış Bengali tatlıları da karaciğer için iyidir.


Bizdeki lokma , sütlü tatlılar ya da kemalpaşa gibi tatlılara denk geliyor.

Beyaz Pirinç – Beyaz pirinç karaciğeri serinletmek için iyidir. Her şekilde hazırlanabilecek muhteşem bir yiyecek. Nohutla yada Moong Dal (mercimek) ile birleştirilmesi ile tam bir proteindir. .

Bildiğimiz pirinç pilavı bire bir karaciğer için . Moong Dal denilen ise sarı mercimek. Marketlerde satılıyor artık.

Hindistan 'da adet o ki her yemek sonun da haşlanmış pirinç üzerine haşlanmış sarı mercimek biraz konuluyor. Üstüne de Ghee denilen saflaştırılmış terayağ dökülüyor bir kaç tatlı kaşığı. Karaciğeri serinletiyor bu karışım ve de gayet besleyici. Cidden pek lezzetli bir yiyecek bu.

Ghee 'yi evde de yapabilirsiniz. Tereyağını metal bir kabın içinde kısık ateşte eritiyorsunuz. Beyaz köpükler çıkıyor. Bu saf olmayan maddelerden kaynaklanıyor. Bir kaşıkla bunları yavaş yavaş toplayıp atıyorsunuz. Yağ fokurduyorken bir süre sonra beyaz madde çıkmıyor. İşte tereyağını saflaştırmış oluyoruz. Dikkat etmek lazım ama. Fazla ateşte yanabilir yağ. Biraz soğuyunca cam bir kavanoza alıp buzdolabına koyabilirsiniz. Aslında tereyağ niyetine bile bu kavanozdaki saflaştırılmış tereyağını yani ghee yemek daha iyi.

Yoğurt – bu muhtemelen en etkili serinleticidir. Bununla beraber soğuk iklimlerde veya yılın kış dönemlerinde yenilmemelidir. Salatalık muhteşemdir ve muhteşem serinletir. Yoğurt sarımsakla karıştırılarak ve pirinç ile moong dal ekleyerek çifte serinleticidir. Çok serinleticidir ama geceleri ve kış dönemlerinde kaçınılmalıdır. Tatlılaştırılmalıdır. Lassie’lerde sıcak yaz günleri için muhteşem serinleticilerdir. Blender da su ve şekerle hazırlayın. Yayık ayranı da iyidir.


Lassie den daha önce bahsetmiştim. Tatlı ayran diyebiliriz. Özetle yoğurt her türlü ayran birebir karaciğeri serinletmek için. Ancak Ayurvedik bilgilere göre kış aylarında yoğurt ayran salatalık gibi bedeni serinleten yiyecekler pek önerilmiyor. Soğuk algınlığına neden olduğuna inanılıyor.

Zencefil – Zencefilde her şekilde karaciğer için iyidir. Özel olarak sabahları şekerle karıştırılmış bir kaşık içip, üzerine bir bardak su içebiliriz. Bu karışım, sıcak iklimlerde ve yılın yaz dönemi gibi sıcak mevsimlerinde alınmamalıdır.


Bir karışım hazırlayabilirsiniz. Örneğin bir çorba kaşığı toz şeker (doğal kristal şeker varsa daha iyi) ve bir çorba kaşığı zencefil tozu karıştırılıyor. Her sabah aç karnına bir çay kaşığı bu karışım alınıp üzerine ılık su içiliyor. Hem karaciğerinize iyi geliyor hem de mide bölgenizdeki 3. çakrayı (Nabhi çakrası) rahatlatıyor.

Meyve – genellikle meyvelerin çoğu Nabhi için iyidir. Özellikle üzümler ve üzüm suyu saf formunda yararlıdır. Çilek, kiraz gibi meyveler iyidir. Üzüm suyu olduğu kadar üzümde muhteşemdir. Mürver meyvesi suyu da muhteşemdir. Rubarb iyidir. Limon, portakal ve benzeri gibi asitli meyvelerden uzak durun. Asit her şekilde karaciğeri kötüleştirir. Hindistan cevizi suyu iyidir.


Sadece asitli meyvelerden uzak durmak diyet süresince yeterli.

Sebzeler ve salatalar vb – genelde hepsi iyidir. Turp özellikle (ve yaprakları) alınabilir ve akide şekeri ile kaynatılıp içecek olarak içilebilir, karaciğer için çok iyidir. Domatesler gerçekte asitlidir. Aşırıya kaçmadan yiyin veya hiç yemeyin. Tüm sebzeler kaynatılmalı veya buharda pişirilmelidir. Salatalar (pişirilmeyen sebzeler) karaciğerin çalışması için zor olduklarından gün ortasında yenilmelidir.


Bildiğimiz salatalık namı diğer hıyarı tercihen sabah ya da en geç öğlen yiyorlardı Hintliler. Hazmı zor olabilecek çiğ sebzeler ya erken saatlerde tüketilmeli ya da buharda pişirilmeli.

Turp yaprağı çayı – Eğer mümkünse organik turpları kullanın. Yaprakları akide şekeri ile karıştırın ve soğutulmuş olarak gün boyunca için. En kötü hallerde sadece 3 gün için bu içilebilir.


Özellikle şu Çin turubu denilen beyaz uzun turuplar var ya. İşte onların yaprağı kullanılıyor. Kaynatılıyor ve içine mümkünse doğal şeker ekleniliyor. Yoksa toz şeker de olur. 3 gülük bir diyet için her gün taze içecek yapılmasını öneririm.

Chana – Chick peas (nohut) olarak da bilinir. Mercimek içinde veya çorbası yapılabilir. Bu tüm Nabhi çarka için iyidir.


Chick peas (nohut) ve Moong Dal (mercimek) – bunlar karaciğeri serinleten yegane bakliyatlardır. Diğerlerinin hepsi ısıtır. Nohut’u yıkayıp, tüm gece tuzlu suda bekleterek hazırlayın. Sabah taze zencefil parçaları ile (midede gaz olmasını engeller) yumuşayana dek pişirin. Tercihinize göre sebze veya otlarla karıştırın veya püre haline getirin.


Etsiz nohut yemeğine biraz sarımsak biraz Hint Safranı ve birazcık zencefil tozu ya da taze zencefil parçası konularak lezzetli bir karaciğer dostu yemek yapabilirsiniz. Hatta zencefil yerine tarçın bile birazcık konulduğunu gördüm nohut yemeğine.

Black Kokum – Bu kimi Hint dükkanlarından alınabilecek tipte bir meyvedir. Kuru erik gibidirler ama tatlı olmadıkları hususunda uyarılmalısınız. Onları kullanmanın en iyi yolu, bir sürahi içine bir avuç atıp üzerine kaynamış şu dökerek aynı miktarda akide şekeri ile karıştırmaktır. Karışım bir gece bekletilip ertesi gün çay veya kahve yerine içecek olarak içilmelidir.


Kara üzüm kuru erik hoşafları da bunun gibi etkilidir.

Zeytin Yağı – pişirdikten sonra yiyeceklerinizde soğuk olarak kullanılabilir. Besinler kaynatılmalı veya buharda pişirilmeli. Bununla beraber aşırıya kaçmadan ay çiçek yağıda olur.


Gelelim kaçınılması gereken gıdalara...Çoğunu zaten sizde biliyorsunuz.


Alkol, kızartmalar, yağlı yiyecekler, yer fıstığı ve yağı, ağır (yani kırmızı) etler, tereyağı ve krema, dondurma, çok baharatlı yiyecekler, balık .


Beyaz Ekmek – ekmekler, kesinlikle hayır, rafine un, beyaz ekmekler, kek ve kurabiye, bisküviler. İçlerinde fındık / ceviz olmaksızın tüm tahıl ekmekleri için en iyisidir.


Çin olmayan çaylar – Yeşil çay veya Red Bush çayı (Rooibush) deneyin. Her ikisi de enerji verir ama karaciğere zarar vermezler.

Kahve (özellikle sert ise) – Kahve, siyah çay, Kola, çikolata karaciğeri ağırlaştırır. Uzak durun!

Sirke – Tuzla yer değiştirin, ilk önce salatalarınıza iyi bir zeytin yağı ekleyin sonrada tuz. Tadı muhteşem!..



Tavsiye edilmeyenler :

Turşu ve baharat – tüm asitli yiyecekler bırakılmalıdır.

Peynir – Mozzarella veya keçi peynirini yiyebilirsiniz ama çok miktarda olmasın. En iyisi hiç almamak.

Süt ürünleri – karaciğeri ısıtır. Tamamen uzak durun.


Mandıra ürünleri – özellikle paneer gibi.

Çok fazla süt

Çok fazla tuz

Kola ve sodalar vb. – Tamamen diyet dışında bırakın. Karaciğeri rahatsız eden bir çok kimyasal var içlerinde. Dişleri de çürütürler.


Az miktarda yenilebilenler :

Tavuk – özel karaciğer diyeti için tipik bir öğün basit bir tavuk beyaz pirinç tabağını (her hangi bir zengin sos veya baharat bulunmadan) takip eden salata ve meyve veya yoğurt olabilir. Genel olarak basitçe diyet süresince zararlı yiyecekleri tamamen kesmek tavsiye edilebilir ve meditasyonlarımızda karaciğere özel bir dikkat koyarken yararlı yiyecekleri yiyin. Tavuk eti, ne sıcak ne de serin olan tek ettir. Derisi atılmalıdır. Hint metodu, deri olmaksızın eti, otlar ve yoğurtla marine etmek lezzetin ete geçmesini sağlar. Bu her zaman daha lezzetlidir.


Yumurta – Sadece yumurtanın beyaz kısmı, çok kaynatılmış ve az miktarda olsun .



Tüm bunlara ek olarak :

Meditasyon – Çok yardımcı olur! Güneşin doğuşundan önce karaciğerin en rahat olduğu zamandır , bu meditasyonu kolaylaştırır. Tüm doğa, kuşlar bu saatte güneşin ilk ışıklarıyla uyanıyor.

Yemek yemek – en iyisi az miktarda olması, bu sayede karaciğer daha az çalışır. En iyisi akşam üstleri hafif bir şeyler yemektir. Ama uyumaya çok yakın bir zamanda olmasın.


Bu diyeti belirli aralıklarla bir kaç haftalığına yineleyebilirsiniz. Ya da bir yaşam şekline dönüştürebilirsiniz. Diyetin düzenli meditasyonla desteklenmesini öneririm.

Bedeniniz zaten size mesaj verecektir bir şekilde. Kendinizi daha dinç enerjik neşeli olumlu hissedeceksiniz. Cilt sorunlarınız azalacak. Daha sakin bir karaktere bürüneceksiniz.Ve dah abir çok olumlu etkiyi deneyimleyeceksiniz.

Özetle karaciğerimiz hem fiziksel hem de ruhsal varoluşumuz için gerçekten son derece kritik ve özenle dengede tutulması gereken bir organ .

Sevgilerimle,

15 Aralık 2011 Perşembe

Autumn in My Favorite Corner

Not much to say...

Some pictures from Fenerbahçe Park in autumn 2011.




My most favorite place in this BIG city!

I can smoothly breath there and feel more close to nature...Strings of my heart get accorded here and I started to feel joyful again...

As my guru said "Our emotion should be joy"...If we do not feel the joy in our hearts han we better have to do something!






A LONELY TREE ACROSS THE PRINCESS ISLANDS


I had a short foot soak in the sea and it was freezing cold!


BLUE SKY AND GOLDEN COLORED SEEDS


Eventually my bird...I was looking for this bird more than a year. I hear its voice day and night...If you hear a sweet voice singing in the middle of night than it should be this bird!

So , autumn is also beatiful in İstanbul as it was in spring!

All the best wishes from all the friends live in globe...

with love

14 Aralık 2011 Çarşamba

Cam Ocağı'nda Bir Cumartesi

Geçen Cumartesi oğulcuklarla Cam Ocağı'na ziyarete gittik. Türkiye'nin en büyük ve donanımlı cam sanat merkezi olarak tanımlanıyor burası.


Büyük oğlum seramik deneyimi sonrası özellikle cam ile çalışmak ve bu işlemin nasıl olduğunu görmek istediğini paylaşmıştı bir süre önce.

Hava güzel olunca biz de yola çıktık!


Kesinlikle araba ile gitmenizi öneririm! Bizim gibi macera seven bir aile iseniz otobüsle de seyahat hoşunuza gidebilir elbette...

Önce Üsküdar'dan otobüs ile seri bir şekilde Beykoz' a ulaştık.

Sonra 137 numaralı otobüsü bekledik. Bu otobüs bayağı seyrek geliyor. Bir saatten fazla bekledik otobüs durağında! Önerim son durakta beklemeniz. Hele bir de çocuklarla seyahat ediyorsanız. Son durakta çocuk parkı var ve çocuklar oyun oynarken siz de gazete kitap okuyabilirsiniz sıcak çayınızı yudumlarken.

Beykoz 'dan yaklaşık 50 dakika sürüyor otobüsle ocağa ulaşmak.

Riva'ya girip çıkıyor otobüs. Sonra ver elini minik köyler..."Gerçek inek gördüm" diye çıklıklar atıyordu benim küçük oğlum. İnekler, keçiler, koyunlar , tavuklar ...Bayağı eğlenceli bir yolculuk oldu bizim için.

Cam Ocağı'nın tam önündeki durakta indik .

Ha bir de mutlaka gitmeden önce alo deyin. O gün eğitim workshop var mı yok mu bilgi alın.

Camın İ.Ö. 2 yüzyılda Mısır ve Finikeliler tarafından üretildiği söylense de Mezopotamya 'da bulunan bazı cam parçaların yaşı İ.Ö. 3.yüzyıla kadar uzanıyor.

Çok yaşlı ve bilge bir malzeme cam!


CAM FIRINI

En büyük ilerleme ise camın üflenerek şekil verilmesinin keşifi ile sağlanmış.

Ateş ile ışığın aşkına nefes ile can veriliyor sanki...

İşte bizim "cam üfleme" maceramız.




CAMDAN KELEBEKLER



CAMDAN BİR DENİZKABUĞU


CAMDAN BİR KERTENKELE


CAM OCAĞI'NIN RİVA DERESİ'NE KIYISI


DERE KENARI OLUR DA TÜKÜRÜK YARIŞI OLMAZ MI?


DERE KENARINDA KEYİFLİ ZAMANLAR İÇİN BİR KÖŞE


OCAĞIN İÇİNDE DİNLENEBİLECEĞİNİZ YERLER DE MEVCUT


KİMBİLİR KİMLER HANGİ TINILARI ÇALDI BU PİYANODA?



YA BU BİSİKLET KEYFİNE NE DEMELİ?


RENGARENK BİR BULUT!

Benim en sevdiğim eser bu rengarenk bulut oldu. Sanatçı İzzet Baki'ye aitmiş. 1988 yılında Şişecam ve Mimar Sinan Üniversitesi'nin açtığı bir yarışmada 1. olmuş eseri ile.


CAMDAN BİR YILBAŞI AĞACI!


ÇOCUK VE ANNE

Ocağın bahçesinde minik bir de oyun parkı var. Siz doğanın keyfini çıkartırken çocuklarınızda keyifle oyun oynıyabilecektir.


DÖNÜŞ YOLUNDA OTOBÜS KEYFİ

Şoförümüz harika idi gerçekten. Yol boyunca meyve suları şekerlemeler ikram etti oğulcuklara...Bir de tüm yolculuk boyunca yoğun soru bombardımanına sabırla karşılık verdi. Tahmin edebilirsiniz şoför amcanın ne kadar çok sevildiğini!

Bu arada dünyaca ünlü cam ustaları da dönem dönem workshop ve sergi düzenliyorlarmış Cam Ocağı'nda...Bazı eserlerin fotoğraflarını gördüm ki benim cama bakış açım 360 derece değişti. Cam tamamen sanat için var olan bir malzeme sanki...

Belki bu tamamen benim ya da yaşadığım toplumun dar bakış açısı ile ilgili bir şeydir. Sanatla ya da sanatsal aktivitelerle ne kadar beslendik çocukken bir düşünün ? Hep sol beyinimize yüklenmişiz. Asıl yaratıcılığa ve ilhama açılan kapı olan sağ beynimizi yok saymışız. Hatırlıyorum da ilk okulda beş sene matematik okumuştum. Resim dersi ya da spor dersi olunca mutluluktan çığlıklar atardım nerede ise.

Durum çok mu farklı bugün? Oysa ki çocuklarımızın iki yönüne de aynı desteği ve ilgiyi vermemiz onların potansiyellerini ifade edebilmeleri ve kendilerini gerçekleştirebilmeleri için yaşamsal önem taşıyor. Dolayısıyla da kendilerini seven ve kendileri ile barışık bireyler olabilmeleri için. Kim bilir belki evinizde bir Bach ya da Michelangelo yaşıyordur?

İtiraf ediyorum burayı ziyaret etmeden önce cam denilince genelde aklıma ev eşyaları , araba ya da pencere camı geliyordu. Gülümsüyorsunuz değil mi?

Ancak şimdi cama çok farklı bakıyor ve algılıyorum. Bakış açılarımızın ve algılarımızın genişlemesi ve esnemesi için mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir mekan bence Cam Ocağı...

Evet kesinlikle varlığınızın sınırları genişleyecek...

Şimdiden keyifli ziyaretler olsun diyorum!

Sevgilerimle

3 Aralık 2011 Cumartesi

Çocukluğumun Hurma Ağacı

Yılın bu zamanını iple çekerdik. Çok sesli ve renkli bir zamanı idi yılın.

Başrolde ise dev bir Trabzon hurma ağacı olurdu.

Dört katlı bir müstakil evimiz vardı. Babaannem ve amcamın ailesi ile biz aynı binada farklı katlarda yaşardık. Evimizin tam önünde idibu hurma ağacı...Yüzlerce meyvesi olurdu bu ağacın.


Sonbahara inat turuncu meyveleri ile ışıl ışıl parlardı varlığı gözlerimizin önünde. Yaprakları dans eder ve ıslık çalardı rüzgarda.

Toplardık ulaşabildiğimiz kadarını ve konu komşu ile paylaşırdık meyvelerini.

Zaten o zamanlar adet öyleydi. Bahçeden çıkan meyve sebze hep paylaşılırdı komşularla.

Göz hakkı diye bir şey vardı.

Güzel günlerdi onlar ve ben çok şanslı bir çocuğum böyle bir bahçede yaşadım yirmi yaşıma kadar.

Yaklaşık bir buçuk dönümlük meyve sebze bahçemiz vardı. Alt bahçe derdik buraya. Sadece yazın kavun karpuzu dışarıdan aldığımızı hatırlıyorum. Kiraz erik armut kayısı dut incir ceviz aklınıza gelebilecek bir çok meyve ağacımız vardı. Hatta dedemin ektiği dev bir karadut ağacı. Yıkılmış olmasına rağmen hep meyve verirdi inatla. Kimbilir belki de ben ondan öğrenmişimdir kolay vazgeçmemeyi ve mücadele etmeyi...

Domateslerimiz fasulyelerimiz patlıcan kabak hıyar salata binbir çeşit sebze çıkardı bahçemizden. Öğrenmiştik hıyar bitkisine değersen hıyarın acı olacağını...Hep dikkatle sulardık onları.

Bir de üst bahçemiz vardı. Orası da çiçek bahçesi idi.

Sümbüller güller şakayıklar şebboylar kasımpatılar...Babamın sevdiği sarmaşık gülü.İkimizin çok güzel fotoğrafları vardır bu gülün yanında babamla birlikte.
Hatmi ağaçlarını leylakları ve manolyaları unutmamalı elbette. Her bahar bu bahçeyi ben ellerimle hazırlardım gelmekte olan bahara. Tüm gün tek başıma bahçede çalışır çapa yapar budar sular fide tohum ekerdim. Benim için içsel bir ritüeldi bu olay.

Her bahar babaannemin koca vazosu doldurulurdu leylaklarla. Ev misler gibi kokardı. Tutamam kendimi hala. Leylak gördüm mü yolda gider koklarım. Çocukluğumu hatırlarım belki de. Kokular çok önemli anıların geri çağrılmasında.

İki tane de kocaman dev çam ağacımız vardı. Tüm bu ağaçları dedem ekmişti. Ben bu ağaçlardan birini anne diğerini kızı olarak imgelerdim zihnimde. Ağaçları sanki insan karakteri gibi kişiselleştirmem belki de o zamanlardan kalma bir yaklaşım.

Hele bir de kar yağdı mı bahçemiz karlar ülkesine dönerdi. Kardeşimle oynadığımız oyunlar geliyor aklıma. Tüm mahallenin çocukları da bizim bahçede olurdu tabiki.

Müzikli bir hurma ağacı idi bizim hurma ağacımız. Meyvelerini yemek üzere yüzlerce sığırcık kuşu gelirdi aynı anda. Ve tahmin edin cıvıltıları.

Çok mutlu bir ağaçtı o hurma ağacı! Her sonbahar gülücükler saçardı etrafına.

Beslediğimiz hayvanlarımız da vardı. Tavuklar ördekler kazlar...Hatta bir ara bir kuzu ve oğlağımız olmuştu. Biri Melek diğeri Bayram 'dı...

Babamın diğer hobisi ise denizdi. Balık tutmak. İçten takma motorlu bir teknesi vardı. Yazın haftasonları hep denizdeydik. Balık tutardık olta ile...

Çok ama çok şanslı bir çocuktum diyebilirim. Bahçe ve denizle iç içe büyüdüm.

Durup bakıyorum da şimdi "öğretmenim" olmuş deniz ve bu ağaçlar , o bahçe.

Doğanın ritimleri ile yaşamın ritimlerini öğreniyorduk. Yumurtadan çıkan yavrularla yaşamın nasıl onurlandırıldığını , ölen hayvanlarımızla ölümün gizemine açılıyorduk.

Hele bir de mahzun horozumuz Zühtü vardı. Civcivken pazardan almıştık. Yetişkin bir horoz olana kadar evde büyüdü Zühtü. Çok kibardı. Bahçeye bırakıldığında hep koltukların örtülerin üstünde otururdu.

Aslında çocuklarımızın da asıl ihtiyacı bu. Doğanın içinde doğayı gözlemliyerek öğrenmek yaşamı. Dans ederek şarkı söyliyerek oyunlar oynıyarak doğanın içinde var olmaları yeterli sadece içlerindekini ifade edebilmeleri için. İnanıyorum bir gün okulların bu şekil alacağına.

Bizim onlara şekil vermemize gerek yok. Zaten onlar tam ve bütün olarak doğuyorlar. Biz "sakatlıyoruz" onları sonradan. Heykeltraş ve bahçıvan ebeveyn tanımları vardır bilirsiniz. Biri zorla şekil vermeye çalışır. Papatyayı gül yapmaya. Diğeri ise papatyayı papatya gülü gül olarak kabul eder ve gereksinimlerini karşılar sadece.

Ancak çok ciddi bir çaba gerektiriyor bu. Yani bahçıvan ebeveyn olmak. Tüm ailenize eğitim sistemine ve hatta topluma karşı durmanız gerekiyor. Malesef bunu yapamayınca kendi çocuklarımızı "sakatlıyor" ya da "ruhlarının çekilmesine" neden oluyoruz.

Bu farkındalıkla elimizden gelenin en iyisini yapmamız bile büyük bir fark yaratıyor diye düşünüyorum.

Bugün oğullarımla dışarıdayken bir çok hurma ağacı gördüm ve tüm bu anılar geldi.

Güzel günler yaşadık bizim mahallede!

Yine de şairin dediği gibi " En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız."

Sevgilerimle

Meditasyon ve Minik Yosuncuk Üzerine

Çok uzun yıllar önceydi...90'ların başları...

O yıllarda gönüllü meditasyon & yoga "öğretmeni" idim. Öğretmeni kısmını tırnak içine aldım zira öğrendiklerimizi paylaşıyorduk insanlarla sadece. Hem profeyonel olarak haftanın beş günü tam zamanlı çalışıyor hem de akşamları ve haftasonları aktif olarak gönüllü çalışmalara katılıyordum. Hatta bir dönem sokak çocukları ve kadın & çocuk tutuklularla bile çalışmıştık.


O yıllarda İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir , Antalya ve Bursa 'da konuya ilgi duyan herkese ücretsiz eğitimler veriyorduk gönüllü diğer arkadaşlarla.

Yaşamın bir şekilde bizlere yüzlerce insana ulaşabilme fırsatı vermiş olmasından ve yaşamımızı sadece kendimiz ve "kan bağımız" olan insanlar için yaşamamış olmaktan dolayı son derece mutluyuz bugün...Bunun da bambaşka bir doyum verdiğini ve yaşamımıza ayrı bir anlam kattığını itiraf ediyorum.

Bazılarımız İngilizce bildiğimizden çeviriler yapıyorduk. Guru'muzun konuşmalarını simültane çevirip paylaşıyorduk...Eli marifetli olanlar yemekler hazırlıyordu toplantılara...Özetle herkes kendi yeteneğine göre bu imece çalışmaya katkıda bulunuyordu. Bol şarkılı ve danslı günlerdi.

Şimdi bakıyorumda ne kadar dolu ,üretken ve eğlenceli yıllarmış...

Yurtdışında da bir çok seminere katıldığımızdan tüm dünyadan her dilden her renkten arkadaşlarımız oldu...Bambaşka kültürlere tatlara seslere dokunduk...Gerçekten yürekten şükrediyoruz hepimiz bu deneyimlere...

Bu deneyimlere vesile olan dostlara ve özellikle de Guru'ma sevgimi ve şükranlarımı sunmak istedim buradan.

Meditasyon 90'lı yıllarrın başlarında yaşamıma girdi demiştim... Uzun yıllar aktif kollektif meditasyonlara katıldım ancak şimdi evde uygulayabiliyorum . Sabah ve akşam beş on dakikalık molalar diyebilirim. Yine de imkanı olanlar için kollektif meditasyonları kesinlikle öneririm.

Gurumuzun öğretisinde amacımız düşüncesiz idrak konumunda anda kalabilme ve potansiyelimizi kapasitemizi geliştirmekti . Düşünceler şu ana ait değildi. Dikkatimizi anda tutarak "düşünen"i izleyerek zihnimizin esaretinden özgürleşmemiz ve dolayısıyla benliğimizin daha derinlerinde olanın yani özümüzün kendini ifade edebilmesi mümkün oluyordu. İzleyici konumuna geçebiliyorduk bu aşamada. Yani hem düşünen/eylemi yapan hem de bunu izleyen olabilmek...Bu gerçek özgürlüğün anahtarıydı.Ancak bu şekilde andaki mevcudiyetimiz yani bilinçli idrakımız ile nöronlarımızı yeniden yapılandırabiliyorduk. İşte bu da yeni beyinin yeni bilincin oluşumunun yolu idi...Aklın kontrolünü yeniden yüreğe devir edebilmekti asıl hedef.

Geçmiş ve gelecek yoktu. Gerçek ve Tanrı sadece ve sadece şu andaydı.

Ki bu da SAT ,CHİT , ANAND olarak tanımlanan bir varoluş hali idi.

GERÇEK , DİKKAT , SAF NEŞE...

1970 yılında bu tekniği keşif ederek yola çıkmıştı gurumuz...Hindistan'da köy köy kağnı arabalarında insanların evlerine giderek başlamıştı kendini gerçekleştirmeye. Dünyanın % 40'ı aydınlanmasını alıp bu konuma gelebildiğinde tüm insanlığın bilinç sıçraması yapabileceğini anlatırdı. Hani kritik kitle diye bir tanım var ya.

Biliyoruzki insanlar uyku hali de denilen bilinçaltı kayıtlarına göre seçim yapıyorlar ve yaşıyorlar. Bilinçli farkındalığımız ise sadece % 10'luk kısmı zihnimizin. 0-6 yaş arasında oluşuyor % 90'ı zihnimizin ki buna bilinçaltı diyoruz. Herkes uykuda yani otomatik pilotta yaşıyor yaşamını. "Sevgili" egomuz bizi korumak adına almış sazı eline...İstediğim bu diyoruz ama yansıttığımız enerjimiz ya da davranışlarımız bambaşka...

İşte ancak otomatik pilotu devre dışı bırakıp uçağın ya da geminin kaptanı olabiliyoruz. Uyanabiliyoruz!

Bugünkü terminoloji ile isteklerimiz/niyetlerimiz ile davranışlarımız arasındaki farkı gözlemliyebilme ve gerekli değişiklikleri/seçimleri yeniden yaparak bir nevi kendimizi yeniden yapılandırarak , yaşamdaki hedefimize doğru ancak ilerliyebiliyoruz.

Bireysel gelişim , yaşam koçluğu ve benzeri tüm uygulamaların psişemizde gerçekten bir dönüşüm yaratabilmesi için bireyin derin meditasyon yani izleyici konumuna geçebileği bir noktaya gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa öğrenilen bilgiler ya da teknikler sadece ve sadece "bilgi" olarak kalabilecektir. Salt meditasyon ya da spiritüel öğretilerin de tek başına yeterli olmadığına inanıyorum. Zira bilinçaltımızdaki olumsuz inançları korkuları tanımlayabileceğimiz bunları dönüştürebileceğimiz tekniklere de gereksinimimiz var.

Dönüşüm , sistemimizdeki çelişkiyi yakalayıp, yeniden bir seçim yapıp kendimizi gözlemleyebildiğimiz zaman gerçekleşebilecektir diye düşünüyorum. Bu hafta bizzat yaşadım bu durumu! Bu yaşıma kadar farkında olmadığım bir "ego" oyunumla yüzleştim. Kendi deneyimimden yola çıkarak bu tanımı yapabiliyorum burada.

İnsanlık gerçekten "özgürleşme" yolculuğunda. Enerjiler sıkıştırıyor sistemimizi. Hala tamamen uykuya dalmamış , uyuşmamış olanların çok canı acıyor. Çözüm yolu arıyorlar."Nerede hata yaptım?" diyorlar. Ya da hatalarını görüp " Ama bu değildi ki benim istediğim!" diyorlar. Çünki otomatik pilotlarımızın devrede olduğu bir yaşam sürmüşüzdür...

Özetle hepimiz için mavi hap kırmızı hap noktasına gelindiğini düşünüyorum. Bilmeyenler için paylaşayım. Matrix isimli filmde Neo 'ya Morpheus iki seçenek sunar. Uyanmak ya da uykuya devam etmek. Haplardan biri uyanma yolculuğunu başlatacaktır. Yeni bir BEN'e yolculuğa.

İçinde bulunduğumuz dönemde düzenli meditasyon yapmanın , dikkatimizi güçlendirmenin ve anda kalma pratiğimizi geliştirmenin bizi son derece destekleyeceğini düşünüyorum.


Sadece sabah ve akşam oturup 3-5 dakika gözlerimizi kapatıp düşüncelerimizi izleyebiliriz.. Derin nefes alıp verebiliriz. Şimdi ve buradayım diyebiliriz.

Gün içinde bir kaç kez "Dikkatim nerede?" sorusunu soralım kendimize ve dikkatimizi içimize kendimize kalbimize çekelim. Bir nevi odağımızı gözden geçirmek diyebiliriz buna.

Sevdiğimiz bir objeyi "görerek" izleyelim. Yani bakmayalım , görelim. Tüm kıvrımlarını, detaylarını görelim. Görmeye devam ederken bir düşünceye takılıp gittiğinizi fark ettiğinizde de tepki göstermeden tekrar dikkatimizi objeye getirip yeniden objeyi görelim. Bu uygulama ile düşüncelerin hızı azalacaktır. Dikkatimiz sakinleşecektir. An'a daha derinden nüfuz edebilecektir dikkatimiz.

Dikkatin güçlü saf ve dingin olması son derece önemlidir zira tüm bu pratikler ve uygulamalar için. Bir lazer ışını gibi keskin güçlü net olmalıdır dikkatimiz. Ancak o zaman anda gerçekle birlikte neşe içinde var olabiliyoruz. SAT CHIT ANAND...

Tam da bu noktada yani anda olduğumuz ve izleyici konumunda kalabildiğimizde , anlamlı tesadüfler kapımızı çalıyor sanırım.

Hani bazen çok daraldığımızda bir kapı açılır ya önümüzde aynen öyle bir şey sanki burada sözü geçen. Yeni bir yol yeni bir gerçeklik belki de aradığımız çıkış yolu...

Sadece açılan o kapıyı görebilmek ve kapıdan içeriye adım atarak yaşamın bize sunacaklarını kabul etmek , izin vermek olmakta olana bize düşen galiba...

Bu da yaşama ve kendimize derin bir inanç ve güven duygusu ile yapılabilir diye düşünüyorum.

Yaşamla mücadele etmek yerine yaşamla dans etmeye başladığımız noktada oluyor sanki böyle şeyler...

Bir de ben okyanus benzetmesini çok seviyorum. Bir okyanusun ortasına düşünce kulaç atıp bir kıyıya ulaşmaya çalışırken mi yoksa kendimizi sudaki akıntıya bırakırsak mı yaşama şansımız yüksek olur? Ya da bir kıyıya ulaşma ihtimalimiz ...

İşte kendimizi yaşamın ellerine bıraktığımız noktada ,akıntı akış bizi hiç tahmin edemiyeceğimiz planlıyamıyacağımız diyarlara fırsatlara ulaştıracaktır.

Yeterki kontrolü bırakıp derin nefes alıp bırakalım kendimizi akışa...Uyanık ve bütünle bağlantılı bir idrak hali ile...

Korku ile tutundukça direndikçe akışa daha çok canımız acıyor yoruluyoruz ve tükeniyoruz...Öyle değil mi? Hepimiz gayet iyi biliyoruz bunu.

Ne demişler?

Su yolunu bulur...Bırakalım su bizi götüreceği yere götürsün...

Su ve bırakmak deyince de aklıma hep Richard Bach'ın Mavi Tüy isimli kitabındakdi "minik yosuncuk" geliyor. Beni en çok etkileyen kitaplardan biridir. Tekrar tekrar okumamız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum Mavi Tüy'ün. Minik yosuncuk korkusundan bir türlü bırakamaz tutunduğu taşı...Ta ki o an gelene kadar.


Kendimi tutunurken ya da direnirken bulduğumda " Hadi minik yosuncuk bırak kendini suya" diyorum . Güven yaşama...

İşte bugün benim gibi tüm diğer "minik yosuncuklara" sesleniyorum buradan.

HADİ MİNİK YOSUNCUKLAR HEP BİRLİKTE BIRAKALIM KENDİMİZİ YAŞAM IRMAĞINA!

O an bu andır zira...Başka bir an yok!

Uyanmak ya da uyanmamak! Özgür olmak ya da olmamak !

İşte bütün mesele bu...

sevgilerimle

30 Kasım 2011 Çarşamba

Çam Ağacımızı Süsledik!

2012 'ye hazırlıklara başladık ailecek...

Bugün çam ağacımızı süsledik küçük oğulumla. Pek bir eğlendik açıkçası!

Malum 2011'in son bir ayına girdik...2011 ile vedalaşmanın ve 2012 'ye hazırlanmanın zamanı geldi!


Varlığı ile dev bir çınar gibi duran , 97 yaşındaki Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ çam ağacı süsleme adedini şöyle anlatıyor.

''Çam ağacı süslemek tamamıyla Türk adetidir. Yeni Türk devletleriyle münasebetimiz bize yepyeni şeyler öğretiyor. Eski Türklerde yerin göbeğinden göğe kadar bir ağaç tasavvur ediliyor. Bu hayat ağacı. Bir ucunda göktanrısı duruyor. Türklerde güneş kutsal ama tanrı olarak kabul edilmiyor. 22 Aralık'ta güneş yeniden fazla olarak dünyayı aydınlatmaya başlayacak. Günler uzamaya başlayacak. Türklerin göktanrısı gün ile geceyi tanzim ediyor gökte. Sözde gün ile gece sürekli münakaşa halinde. 22 Aralık'ta gün geceyi yeniyor. Bunu Yeniden Doğuş Bayramı Türkler kutluyorlarmış.

Türkistan'da bir ağaç varmış, akçam, ve bu akçam başka yerde yetişmiyormuş.


MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ


"Akçam getirip eve koyuyorlar, akçamın altına o sene Tanrı onlara güzel şeyler verdi, güzel bir yaşam verdi diye Tanrı'ya hediyeler koyuyorlar. Dallarına da ertesi sene için Tanrı'dan niyaz ettikleri şeyler, adak olarak istedikleri şeyler için paçavra veya kurdela koyuyorlar.

O günlerde büyük bayram, şenlik yapıyorlarmış. Aileler toplanıyor, büyükler varsa ziyaret ediliyor, özel yemekler yeniliyor, güzel elbiseler giyiliyor.

Bu adet Türkler yoluyla Avrupa'ya geçti. Konunun Noel'le alakası yok.

İznik Konsili'nde pagan adeti görülen bu adeti İsa'nın doğuşu olarak kabul edelim diyorlar ve bu adet Hristiyanlara geçiyor. Ama ağaç süsleme pek yok, 16. yy'da Almanya'da başlıyor, daha sonra Fransa'ya geçiyor ve dünyaya yayılıyor."

2011 benim için çok özel bir yıl oldu diyebilirim. Çok derinlerime dokunan bir yıl!

Kendimi daha da derinden keşif ettiğim, daha bir büyüdüğüm, daha bir özgürleştiğim , hedeflerimi hayallerimi yeniden gözden geçirdiğim, çok güzel insanlarla tanıştığım yakınlaştığım dost olduğum , bir çok fikire projeye soluk olduğum , yarattığım , yeni deneyimler yaşadığım, kimi zaman gözyaşları kimi zaman kahkahalarla bezenmiş dopdolu bir yıl oldu. Yaşam dolu canlı bir yıl!

En derinlerimde ektiğim tohumların filiz verip ağaç olduğu bir yıldı 2011.

İşte 2012 de de bu meyve ağaçlarının muhteşem güzellikte meyveler vereceğini hissediyor ve buna inanıyorum.

Çam ağacımızı süslerken 2011'nin her anı için şükredip 2012 ye yönelik güzel umutlara üfleyerek nefes verdik!

En önemlisi de "herşeye rağmen" 2012 'nin tüm dünya ve insanlık için barış ve huzur dolu olmasını diliyorum yürekten!

Sevgilerimle


Her hakkı saklıdır. Blogumdaki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da bloguma link vererek paylaşabilirsiniz.

22 Kasım 2011 Salı

Seramik Çalışmalarım

Evetttt...2010 baharından bu yana yaşamın bana hediyelerinden biri seramik...

Oğullarımı götürürken benim de elim bulaştı "çamura"...

Bulaşış o bulaşış. 2011 baharından bu yana hemen hemen iki hafta da bir yaklaşık 5 saat atölyede çalışıyorum.

İnanılmaz odaklanıyor, rahatlıyor, anda olabiliyorum. Terapi bir çeşit ...

Neşeleniyorum, umutlanıyorum...Kabımı yeniden dolduruyorum. Tıpkı doğada uzun bir yürüyüş yapmak gibi ... Soluk alış verişim düzenleniyor...

Atölye arkadaşlarım da tam kafa dengi...

Dans ediyor şarkı söylüyor ve çamura şekil veriyoruz birlikte...

Daha bir özgür hissediyorum kendimi.

Uzun lafın kısası işte bazı çalışmalarım...Henüz fırınlanmamış çalışmaları da bilahare paylaşacağım.

İşte ilk parçam...Rengarenk ve çocuksu...


Bir çeşit nihale...


Rüzgar çanı parçaları çamurdan...Ancak banyomu süslüyorlar şimdilerde bu parçalar.


Saksı...Küçük oğlumun en sevdiği parçalardan.Sırlanmış yani renklenmiş durumda ancak ben bu halini daha çok seviyorum.


Tealight 'lık...



Meyve tabağı...



İlk rölyef çalışmam...Portfino 'nun anlamı yunuslar limanı imiş..."I found my love in Portofino" şarkısından esinlenilmiştir.


Kelebek kadın "mask"...


Su damlalarım...Uzun olan kalıpla diğeri tamamen elle çalışıldı...



AQUAMETİS...Sudan gelen Tanrıça...




Metis 'in anlamı Vikipedi 'de şöyle.

Sanskritçe "mati", "ma" kökünden geldiği düşünülmektedir. Yunan mitolojisinde, Okeanos ile Tethys'in kızı, Hikmet tanrıçasıdır. Metis, tanrıların başı olan Zeus'un ilk karısı ve akıl tanrıçası Athena'nın annesi olarak anılır. Zeus karısının hamile olduğunu öğrenince, kendi tahtını sarsabilecek, kendisinden güçlü bir çocuk doğacağı korkusuyla Metis'i yutar.Bunun sonucunda Metis Zeus'a ömrü boyunca iyi ve kötü hakkında bilgi verir. Metis'in hamile olduğu akıl ve sanat'ın tanrıçası Athena, Zeus'un başından zırhıyla çıkar.

Metis, ilahi bilginin ve kutsal aklın, yani "hikmet"in tasviri, vücud bulmuş halidir. Hikmetin sembolu olan "su", Metis'in de başlıca sembolüdür.

Benim ANKA KUŞU'm...


Yumurtalarım...


Kabuğunu çatlatıp yaşama yeniden doğan kadın...Yumurta kabuğu yaşam ile ölüm arasında ince bir çizgi/sınır olarak betimleniyor.


Narlama...


Lotus çiçeği...


Ev eşyası da yapmak lazım !...İşte yemek kaşığı koymak için yaptığım kaşıklık...


Ben keyifle çalıştım umarım sizlerde keyif alırsınız!

Sevgilerimle,

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...