27 Ağustos 2021 Cuma

Cecil İle Buluşmam

Yarın benim doğum günüm. Ve sizlerle  hayatımın en sihirli anlarını bu  doğum günümde paylaşmak  istiyordum . Üç gün telefon internet  olmayan bir  yerde olacağımdan bugüne aldım paylaşımımı. Ne olur ne olmaz hayat kısa. Ben de saklı kalmasın istedim bu hikaye.

Yaşamın hepimiz için zorluklarla dolu olduğu bir dönemde hepimize iyi gelmesini iyi hissettirmesini diliyorum hikayemin.

Ne olursa olsun sihre inanın!

 Sevgi ve şükranla,

 


2008 yılı Nisan ayında New York’a yerleşip yirmi yıldır Amerika’da yaşayan çocukluk arkadaşım Neşe’ yi ziyarete gitmiştim.  Bu ilk ziyaretimdi ona. Daha önce Amerika’ya gitmiştim fakat NY ‘ya ilk seyahatimdi. 2006 yılında iki çocuğumun babası on yıllık eşimden boşanmıştım. Farklı bir millettendi eşim ve bu boşanma nerede ise on üç yıllık yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen arkadaş, dost ve  sosyal çevremden de  boşanmama neden olmuştu ki ( bu  başlı başına ayrı  ayrı bir hikaye)   bu fazlası ile zorlu bir süreçti benim için. Boşanınca ülkesine dönmüştü eşim. Maddi manevi tüm sorumluluk bana ait olan iki çocuklu bir kadındım artık. Ayrıldığımızda ilk oğlum dört buçuk ikinci oğlum henüz yeni doğmuştu. 

Küçük oğlum üç yaşına yaklaşmıştı NY’a gittiğimde. Kırk yaşındaydım. Kafam karışıktı. Sorularım vardı. Evrene Tanrıya yaşama dair. Ne derseniz artık?  Neşe çalıştığından gündüzleri Manhattan ‘da müzelerde cafelerde canlı müzik olan  barlarda dolanıyordum. Bir keresinde ışıltılı bir bahar gününde Central Park’ın kıyısında oturup gökyüzüne baktığımı ve ‘’Cevaplarımı istiyorum artık.’’ dediğimi hatırlıyorum. Bir şeyler değişmeliydi hayatımda. Bildiğim hayatımın sınırlarına gelmiştim.

 Neşe evliydi.  Eşi ve bir oğlu ile birlikte New Jersey’de yaşıyordu. Ve hamile idi ikinci oğluna o sırada. Akşamları evde buluşuyorduk. Yine bir gün evin yolunu tutup otobüse doğru ilerlerken hapşurdum. Ha bir de oğullarıma şekerleme almayı planlıyordum o sıra otobüs terminaline yakın bir dükkandan. Biri ‘’Çok yaşayın.’  dedi. İngilizce. Hoş bir adam duruyordu karşımda. Teşekkür ettim  ve içimden ‘’Ne kibar insanlar var ‘’ dedim. Bir  süre sonra yanıma geldi ve nereyi aradığımı sordu bu hoş adam. Belki çok anlaşılıyordu bir yer aradığım. Ben de çocuklarıma şekerleme dükkanı aradığımı söyledim ve bulduk dükkanı. Teşekkür edip ayrılmak üzere iken bir kadeh şarap içmeyi  teklif etti. Hoşuma gitti teklif ve  zaten acelem de yoktu. Yakında bir café de birer kadeh şarap içtik. NY gezdirme teklifinde bulundu bana. Bir yabancı (bana yabancı olan şehrin yerlisi) ile gezinmek ilginç olabilir dedim ve kabul ettim  teklifini. Telefonlarımızı alıp ertesi gün buluşmak üzere sözleştik.  Sinemaya , bir caz kulübüne ve Özgürlük Anıtı’na gittik birlikte. Bir çekim vardı aramızda itiraf etmeliyim. Uzun zamandır tek başına olmanın bir etkisi de vardı mutlaka bu çekimde sanırım.

 1993 yılından beri meditasyon yapıyorum ve yine bir akşam Neşe’nin evindeki odamda  meditasyon yaparken ilk kez  iç sesimi duydum. Bildiğimiz anlamda dışardan duyulan bir ses değildi bu. Sanki biri ile yaptığınız konuşmayı sonradan hatırlayıp düşündüğünüzde nasıl cümleler belirir zihninizde,  aynı o şekilde iç sesim bana ‘’FUNDA BU ADAMLA BİRLİKTE OLURSAN ŞU ADAM HAYATINA GİREMİYECEK’’(ki o anda da zihnimde bir ekran açıldı – bir filmi zihninizde canlandırırken nasıl gelirse görüntüler zihninize aynen o şekilde- ve o ekranda ince uzun bir koridorda uzun boylu bir adam arkası bana dönük bir şekilde benden uzaklaşır şekilde ileriye doğru yürüyordu- ) dedi.

Tanrım ne çok korkmuştum bilemezsiniz. İlk kez iç sesimi duymuştum. İtiraf edeyim NY’da tanıdığım adam ile yakınlaşmak istiyor ve bir o kadarda korkuyordum. Malum Amerika! Kafamda düşünceler birbirini kovalayıp duruyordu anlayacağınız.  Ve iç sesim tüm bu düşünceleri susturdu. O kadar o kadar çok şaşırmış ürkmüştüm  ki on günlük seyahatimi sonlandırıp ,  İstanbul’a üç gün erken dönmüştüm. Bir de ne olur ne olmaz  şeytan doldurur misali kaçmıştım  bir anlamda. 

NY’da tanıştığım adama da  yakınlaşma için güvenmek için daha çok zamana ihtiyacım olduğunu , başka türlü kendimi iyi hissetmeyeceğimi ifade edip teşekkür etmiştim . Yalan da söylemiyordum üstelik. Nazik bir adamdı. Çocukları varmış yurt dışında yaşıyormuş çocukları eşi ile. Eşi ile ayrı yaşıyorlardı. Bu konuşmadan sonra bana kendi hikayesini tüm çıplaklığı ile anlattı. Ve iç sesimin verdiği mesajın benim için yaşamsal önemini kavrayabildim o anda. Şok edici çarpıcı çok acı bir hikaye idi bu. O kişiye saygımdan burada paylaşmayacağım hikayesini. Küçük oğluma bir elektronik oyuncak aldı hatta hediye olarak. Sarıldık vedalaştık ve  herkes kendi yoluna devam etti. Şimdi düşünüyorum da insani anlamda dokunmuştuk birbirimizin hayatına sanırım. 

 Dönüş uçağında on saat romantik filmler izleyip ağladığımı hatırlıyorum  Çok ama çok yalnızdım. Sanki kilitlemiştim kendimi. Korkuyordum Kapalı idi kalbim varlığım. Kendimi kendime hapis etmiştim sanki. Şimdi ki aklımla daha iyi anlıyorum durumumu. İnsanlar çoğu yaşam deneyimini zihni ve bedeni ile yaşıyor. Kapalı bir varlık şeklinde deneyimliyor yaşamı. Duygu bedenimizi ya da ruhumuzu açmadan yaşıyoruz. Ve sonra da neden bağ kuramıyoruz diyoruz. Ya da karşımızdaki insanda buluyoruz bağ kuramama nedenini. Oysa her şey herkes bize ayna. Benzerler benzerleri buluyor...

Hemen ertesi gün, Çarşamba günü ofise gittim. Normal planda bir sonraki hafta Pazartesi işe başlayacaktım. Ve Çarşamba günü eski bir müşterim Antalya’dan beni aradı. Bu arada aslen makina mühendisiyim fakat 1991 yılında sigorta sektörüne girdim. 2008’in Nisan ayında Amerikan bir risk yönetim & sigorta brokerlik firmasında çalışıyordum. Hizmetimden memnun kalan eski müşterim yeni bir ihaleye beni davet ediyordu. Ertesi gün Perşembe derhal Antalya’ya gittim. İşe odaklanmak iyi gelecekti zaten. İş güç ve yoğun koşturma  hep yalnızlığımı unutturan kendimi gizlediğim paravanlarımdı zaten.

Firma  Antalya’ da yabancı ortaklığı olan büyük bir firma idi. Yeni bir yatırımları için  sigortası  ihale açılıyordu. Temsil ettiğim kurumun müşterisi idi yabancı ortak  tüm dünyada. Bu nedenle işi almak istiyordum. Toplantı başladı. Benim dışımda iki yönetici ile başladık toplantıya. Ben de yaratacağımız katma değeri farkı ve hizmetlerimizi anlatıyordum. Bir süre sonra kapı açıldı. Ve uzun boylu  bir adam odaya girdi. Onu görünce o  an istemsiz olarak ayağa fırladım. Dondum kaldım. Her şey durdu. O adam yavaşça yanımıza geldi elimi sıktı ve yanımdaki koltuğa oturdu. Tek ben kaldım ayakta. Bir kaç saniye öylece durdum. Sonra kendime gelip oturdum. Ve o an içimden NY’da duyduğum sesi tekrar duydum ‘’FUNDA KALBİNİN KAPILARINI BENİM SEVGİME VE IŞIĞIMA AÇ’’ ve tam o anda sol göğsüme yakın bir yerde  kalbimin kırmızı bir gül olarak açıldığını gördüm yine zihin ekranımda. Tüm bunlar dört beş saniye içinde olup bitmiş olmalı. Gelen adam yabancı olduğundan toplantıya hemen İngilizce devam ettim. Toplantı sırasında nasıl olduğunu  tam hatırlayamıyorum bir önceki  hafta NY’da olduğumdan bahsettim. O da Manhattan’da 5. caddeden bahsetti. Gülüştük. Koluma hafifçe dokundu ve ‘’Sana kartımı vereyim.’’ dedi. Ve kapıya doğru yöneldik, o önden çıktı . Ve ne oldu bilin bakalım ? Ben kapıdan çıkıp , kafamı dar koridorda sağa çevirip ona baktığımda,  ince uzun bir koridorda benden öteye doğru yürüdüğünü gördüm. Odasına gidiyordu  kart almak üzere. Evet iyi bildiniz. NY’da zihnimde beliren görüntü idi bu. Tanrım bu hikayeyi her hatırladığımda  ürperiyorum.

 Hayat beni yorduğunda, kendimi yönsüz hissettiğimde, kendim ile temasım zayıfladığında hatta yittiğinde ya da kaybolduğumda, yeniden ama yeniden hayata sihre sevgiye  aşka inanmak için bu hikayeyi  kendime hatırlatıyorum. Bizim gördüklerimizin duyduklarımızın dışında bir dünya ve güç var kesin. Ve belki de önceden yazılmış bir plan…  

 Ve sonra ne oldu dediğinizi duyuyorum.

 İnanılmaz bir çoşku ve neşe ile İstanbul’a döndüm. Ağzım kulaklarımda idi. O sıra India Arie’nin Acustic Soul albümünü pek sık dinliyordum arabamda. I SEE GOD IN YOU isimli parçada takılıp kalmıştım. Evet o adamda tanrıyı görmüştüm ben de. Hatta CD’yi hediye ettim ona bir sonraki Antalya seyahatinde. Ona ‘’Altı  numaralı şarkıyı dinle lütfen.’’ diyebilmiştim sadece.

 Adı CECIL  idi.

 Evet ismi buydu. Şimdi sıkı durun.

 NY ‘da arkadaşım ve eşi ile son gecemizde dışarda yemek yemiştik. Restaurantın adı CECIL’S CRAP RESTAURANT mış. Mış diyorum çünki çocuklar için hazırladıkları eğlencelik boyama kağıdını beğenmiş yanıma almıştım. Cecil’ ile karşılaşmamızdan çok sonra  fark ettim durumu.

Peki bu karşılaşmadan bir kaç sene önce (ki hala evli  idim o sırada )  pek beğendiğim bir penye tshirt ün tüm renklerini satın almıştım. Hayatımda da ilk ve son kez böyle bir şey yapmışımdır.  Bu tshirtlerin etiketindeki markanın ismi  ne idi sizce? CECIL.  Cecil’in soyadı da WHITE idi. Tüm renklerin birliği. İnanılmaz geliyor değil mi?

 Ben de bu karşılaşma sonrası bir şeyler harekete geçmişti. Bir arkadaşıma içimde su yükseliyor sanki demiştim. Aslında duygularım ya da sevgi kalbim açıldığından tüm bedenime yayılıyordu artık. Su (duygular/sevgi) beni istila ediyordu…

 Sağa baksam su sola baksam su oldu hayatım. Su ve deniz üzerine şiirler yazmaya başladım birdenbire gelişti bu durum. Peş peşe geliyordu şiirler. Gece uyanıyordum tüm şiir olduğu gibi  iniyordu sanki.  Cecil’in varlığını  dingin bir deniz gibi hissediyordum. Soyadı White idi. Antalya’nın kıyısında buluşmuştuk. O benim için Mr. AKDENİZ idi artık. Şiir kitabımın adını ‘’AKDENİZİN KIYISINDAN TOPLADIĞIM AŞK ŞİİRLERİ’’ koymuştum. Herkes bildiğimiz Akdeniz sandı. Oysa Cecil’in varlığının kıyısından derlenmiş şiirlerdi bunlar.

 Hatta bir SU GRUBU isimli bir grup kurmuştum o dönemlerde. Ayda bir kaç kez buluşup su üzerine sohbetler yapıyorduk. Çok sevdiğimiz saydığımız konuklarımız da oluyordu arada. Bir keresinde bir arkadaşıma ‘’İki kızım olsa adlarını Nehir ve Irmak koyardım’’ demiştim . Bir café de oturuyorduk. Tuvalete gittiğimde bir kaç dakika sonra ikiz iki minik kız ile karşılaşmıştım. İsimlerini sorduğumda şok oldum. Irmak ve Nehir idi isimleri. Sanırım algılarım açılmıştı. Kalbim açılmıştı o dönem. Uyumla akıyordum yaşam ile…Hayat konuşuyordu benimle o sıralarda.

Ve bir şekilde mailleşmeye başladık Cecil ile. Daha çok ben yazıyor anlatıyordum o da dinliyordu. Yukarıda anlattıklarımı hiç anlatmadım ona .Yani NY daki vizyon onunla karşılaştığımda yaşadıklarım. Deli demesinden çekindim belki de.  Öyle hatırlıyorum. Sadece içimde çocukluğumdan kalmış kırıklıkları yaraları ona anlatıyordum. Hiç bir kimseye erkeğe hatta eşime bile anlatmadığım şeyleri anlatıyordum. O da nezaketle bir kaç cümle ile yanıt veriyordu. Duyulmuş ve görülmüş hissediyordum kendimi. İyi geliyordu bu tanıklık bu yazışmalar.

Üsküdar Salacak’ta iki dönüme yakın bir bostanda müstakil bir eve doğmuştum. Masal gibi idi bu bahçe. Sadece kırmızı et süt ekmek karpuz kavun dışardan alırdık. Tüm taze sebze meyve bahçeden çıkardı. Babam ilgilenirdi biz de yardım ederdik. Üç yaş küçük erkek kardeşim de benim oyun arkadaşımdı. Alt bahçe bostan üst bahçe çiçeklikti. Her bahar tam gün üst bahçedeki çiçek bahçesinde geçirir bahçeyi baharın uyanışına  hazırladım. Meditasyon gibi idi benim için. Tavuklar ördekler kazlar. Hatta bir seferinde bir oğlak ve kuzumuz dahi olmuştu. Babamın bir de ahşaptan küçük bir balıkçı teknesi vardı. Yaz ayları denizde geçerdi günlerimiz. Güzeldi çocukluğum aslında.

Bir gün beş yaşı civarında iken kız arkadaşım Neşe (NY’da ziyaret ettiğim arkadaşım) ile üst bahçede çırılçıplak soyunmuş bahçe hortumu ile kahkahalar atarak birbirimizi ıslatıp oynuyorduk. Nasıl doğal  nasıl açık nasıl dişil nasıl neşe kahkaha dolu  idik o an. Ve sanırım annem (uzun yıllar babam olduğunu düşündüm ve Cecil’e de bu olayı anlatırken babam olarak anlattım ) bizi yakaladı. Annem ya da babam  çok öfkelendi .  Neşe’nin ağabeyi bahçe kenarından geçmişti fakat bizi görmemişti. Neşe yırttı cezadan. Fakat ebeveynim beni evin içinde çıplak olarak feci dövmüştü. Islak tenime üstelik. Çok canım acımıştı. Bugün ebeveynimin daha çok çevreden beni korumak için aşırı tepki verdiğini düşünsem de o olay sırasında  ürkmüş korkmuş içe kaçmış ruhum. Kapanmış kalbim varlığım. Kilit vurmuşum kalbimin kapısına. Çok narin kırılgandır çocuk kalbi. Daha küçük dönemdeki fotoğraflarım ve tam o olayın olduğu tarihteki fotoğrafım çok şey anlatıyor. Cıvıl cıvıl açık neşeli ışıltılı bir çocuk yüzü varken donmuş çok ciddi bir surat var sonraki fotoğrafımda…

 Böylece  tüm yaşamımı kapalı bir kalp ve varlık ile yaşamışım Cecil ile karşılaşana kadar.  Döngüsel bir yaşam akışı olduğuna inanıyorum. Neşe ile oyun oynarken yaşadığım bir olay ile kapanmıştı varlığım. Yıllar sonra NY’da yine Neşe' nin yanında Cecil’in imgesi gelmişti bana.

 Ve elbette ihaleyi kazanıp işi  aldım. Bir kaç kez  Antalya’ya gittim sonrasında. Kimi iş için kimini de ben bahane yaratıp (ücretlerimi kendim ödeyerek elbette)  gittim. Yemek yedik sohbet ettik . Hayatlarımızı anlattık. Hatta bir gün arabada birlikte meditasyon yaptık. Kolay değildi onun da yaşamı. Ona saygımdan detay vermeyeceğim.

Tensel bir yakınlaşmamız olmadı. Daha doğrusu fiilen yakınlaşmamız olmadı. Aşk dönüştürmüyorsa aşk değildir der Şems-i Tebrizi. Ve evet  aşk olmuştu. Nasıl bir neşe duygusu vardı içimde anlatamam. Onun varlığı benim varlığıma dokunmuştu ve ben artık aynı ben değildim.

 ''Aşık'' olmuştum Cecil’e…Fakat bir türlü karşısına cesaretle geçip bunu ifade edemedim. Şiir kitabımın  önsözünü  İngilizce’ye çevirip ona hediye ettiğimi hatırlıyorum. O sıralar da içimde bir denizkızı arketipi yükselmişti. Mavi bir denizkızı! Hatta o dönemde katıldığım bireysel gelişim atölyesi dizilerinin sonunda bir Mavi Denizkızı dansı bile yapmıştım atölye katılımcıları ve eğitmenlerime. Daha önce yapmadığımız bir şey yapmamız istenmişti atölyelerin mezuniyet töreninde.

Bizim hikayemizden esinlenerek bir de hikaye yazdım o sıralar. ‘’Bir Su Masalı’’ isimli. Sonra başka hikayeler geldi.. Bu hikayeler de o süreçte gerek gerçek gerek rüya ve gerekse hayallerimden  oluşan hikayelerdir. Ve BÜYÜKLERE DENİZKIZI MASALLARI öykü kitabı böyle  ortaya çıktı.

 Hatta  sonradan bu blogu açtım . Mavi Denizkızının Şarkıları ismiyle. Deniz kızları genelde negatif varlıklar olarak tanımlanır. Bana göre ise  tam aynalar. Onlara nasıl davranırsanız o da size aynı şekilde davranır. Sonradan  Beyond  The Horizon  olarak değiştirdim blogun  ismini

 Aslında ben ona olan ilgimi aşkımı ifade ettiğimi düşünüyorum. Fakat işte o tarihteki Funda ürkekti. Bilemiyorum. Belki de budur doğal olması gereken halimiz.  Bir keresinde Antalya’ya bir doğa kampı için gitmiştim. Ona haber verebilir buluşabilirdik ve fakat çekindim. Beni red eder istemez sevmez diye korktum sanırım. . Oyun oynamayı seviyorum . Mesajlar bırakmayı. Parçaları birleştirip iz sürüp  bulmayı bulunmayı…Bir su Masalı  hikayesindeki  cam  piramidi betimleyen camdan bir piramit objeyi  gerçekten bir restaurant  bıraktım Cecil gelip alsın diye.  Haber vererek elbette.  Piramidi almış olduğunu iletmişti sonradanJ

 Ve aylar geçti böylece.

 2008 Eylül’ün de bir rüya gördüm. Rüyamda yatak odama uzun boylu siyahi bir adam geliyor ve bana odamda bazı işleri olduğunu çıkmamı rica ediyordu. Çıkıyordum ben de bir kaç eşyamı alarak. Sonra notebook umu unuttuğu hatırlayıp geri dönüyordum odama. İçeri girdiğimde sanki manyetik alanı değişmiş gibi MR makinalarında nasıl mıknatıs etki oluşuyor onun gibi notebookum sağa sola yapışıyordu ve o an bedenimden çıktığımı hissetmiştim. Ben diye hissettiğim varlığı aynen hissediyordum fakat her yerdeydim. Sınırım yoktu. Sadece huzur sevgi tamlık bütünlük doyum duyguları vardı. Ve tekrar bedenime girerken hapishaneye daracık bir yere girer gibi can sıkıntısı rahatsızlığı hissetmiştim. Tam o sırada  bir ses ‘’ Cecil’de senin gibi.’’ demişti…Sonra da hemen uyanmıştım. 

 Cecil’de senin gibi sözünü halen çözemedim. Bazı fikirlerim var fakat ...

 Aşkıma karşılık almadığımı düşünerek yaşamın içinde yola devam ettim ben de .Tıpkı Bir Su MAsalı isimli hikayede olduğu gibi. Ve fakat kırgınlık öfke yoktu içimde…Ve şimdi fark ediyorum böylesi bir şey yaşadığım için ne kadar şanslıyım. Yaşam beni seviyor sanırım J

 Ve 2009 yılında Portekiz’e bir seminere gitmiştim ki orada biri  ile tanıştım. Dr Emoto’nun semineri idi. Su kristalleri ile deneyleri olan kişidir Dr Emoto . Ah şimdi hatırlıyorum 6 Haziran 2009 idi. Cecil’in doğum günü. Onu aramıştım tebrik için. O da geri aramıştı ve yeni karşılaştığım kişinin arabasında seminer yerine doğru yol alıyorduk okyanus kıyısında ki  ‘’Sesinin iyi gelmesine sevindim.’’  demişti telefonda Cecil. Teşekkür etmiştim  ben de.

Portekiz’de tanıştığım kişi ile bir ilişki başladı sonrasında. Ülkeler arası.. Her gün görüşmeler. karşılıklı ziyaretler. Evlenmek istedi benimle. İki oğlu vardı eşi ölmüştü. En küçük ve en büyük oğlanlar benimkiler idi. Daltonlar çetesi gibi idi oğlanlar yan yana gelince.  2010 Temmuz ayında bir ay ailecek tatile gittik. Birlikte nasıl oluyoruz diye anlamak iyi olurdu?  Gerçekten birbirimize sarılıp çocuklarımızı sevgi ile şefkat ile büyütebilirdik. Benim oğullarımın da sevgi dolu bir babaya ihtiyaçları vardı. Ve eminim onun oğullarına da evlerinde sevgi dolu onları destekleyen bir anne profili iyi gelecekti. İnanmıştım bize. Ve o tatil benim için büyük hayal kırıklığı oldu. Yarıda kesip ayrılmak istememe rağmen kendisi tatilin sonuna kadar kalmamızı istemişti ve bende kabul etmiştim. Ve fakat olmadı işte. Bu ziyaretten sonra yanlış hatırlamıyorsam 2012 yılına kadar gelmeli gitmeli bir kaç görüşme daha oldu, fakat işte bir kere yaşanan o hayal kırıklığı malesef ilişkinin seyrini değiştirmişti benim için. Olmadı olamadı.

Tam biz Lizbon’da ayrılmadan bir iki gün önce  Cecil’den mesaj geldi. Antalya’dan ayrılacağı St Petersburg’a gideceği benim Antalya’ya gelmeyi düşünüp düşünmediğimi soruyordu. Ben de Lizbon’da olduğumu İstanbul’a döndüğümde arayacağımı yazmıştım. Ona Portekiz'li erkek arkadaşımdan bahsettiğimi hatırlıyorum. Zaten anlayacaktı niçin Portekiz'de olduğumu diye düşünmüştüm. 

Ben de rahatça konuşup (yurtdışından konuşmak istemedim malum  ) güle güle demek istedim ve dönünce aradım. Bana  ‘’Hayatında biri var mı ? ‘ dedi. Önce şaşırdım bu soruya. Biliyor olmalıydı bana göre hayatımda biri olduğunu oysa ki. Yaşadığım ilişkiyi kendimi duygularımı gözden geçirip netleşmeden aramıştım onu. Aslında bir parçam  bu ilişkinin olmayacağını benim açımdan  bittiğini biliyordu ve fakat kendimle temas edip bunu kabul etmeden ve  henüz ayrılık konuşmasını Portekiz’li arkadaşımla yapmadığım için  kendimi bir ilişki içinde düşündüğümden ‘’Evet bir ilişkim var .’’dedim. İyi dileklerle kapattık telefonu. Hikayemdeki gibi sevgi ile herkes kendi yoluna gitti.

 Uzun süre sonra sosyal medyada bir kaç mesajlaşma oldu sonrasında. Sordum  ona o soruyu neden sorduğunu. O da ‘’Bilemiyorum Funda, belki de sesin çok iyi geliyordu’.. dedi. Bir şey diyemedim bende.

 Yine zaman geçti…

 1 Mart  2013 idi. Aceleci bir kararla doğru bir seçim yapmayıp son derece büyük sıkıntılar yaşadığım ve bir yıla yakın çalıştığım firmadan istifa etmiştim  bir gün önce. Çanakkale ’ye yerleşip daha  sakin güvenli doğal bir hayat sürmek istemiştim oğullarımla. Doğal ekolojik yaşam ekolojik tarım ve çocuklar için özel bir yaşam alanı kurmak gibi fikirler vardı kafamda.  O gün  Nişantaşı’nda psikolog   randevum vardı. Acıkmıştım. Saray’a girdim Teşvikiye’de. Ve tahmin edin kim vardı orada?

 Cecil bir arkadaşı ile iskender yiyordu. Ne yediğini hatırlamam ilginç geldi şimdi yazınca.

 İkimizde ellerimizi iki yandan havaya kaldırdık . ''Nasıl bir tesadüf bu? '' ya da ''Hayat'' der gibiydik. Yanına gittim. Biraz sohbet ettik. Çanakkale’ye taşınacağımı söyledim. Bu arada telefonu yoktu artık bende. Belki de eski teli artık yanıt vermediği için telefonumda yoktu. Girişe yakın bir yere oturup yemeğimi söyledim. Jet hızı ile yedim ve görüşürüz demeden ayrıldım oradan. Hafiften kaçar gibi…

O yemeğini bitirip yanımdan geçse belki telefonlarımızı alırdık. Belki beni arardı. Buluşurduk. Bilemiyorum her şey olabilirdi. Yakınlaşmaktan görülmekten korkuyordum o zamanlar sanırım. Hatta  çıkışta az ilerde bir kaç dükkanın önünde çıkışta karşılaşabileceğimizi umarak takıldığımı hatırlıyorum. Hem istiyor hem kaçıyordum işte.

 Psikologum ile  o gün ilk kez çalışacağımız konu ise ilişkilerdi.  Hep bu konuya bakmaktan kaçındığımı söylemişti o gün psikologum. Yine hayat bizi karşılaştırmıştı ve fakat ben yine hazır değildim.

Şimdi biliyorum ta o beş yaşında yaşadığım travma hep kapalı kalmam görülmemem saklanmam gerektiği gibi bir algı yaratmıştı sistemimde. Çok çalıştım bu konuda sonradan. Artık kaçmıyorum. Ne kendimden ne de yaşamdan…Ve görülmek güvenli. En derin arzumuz görülmek ve olduğumuz gibi kabul edilip sevilmek değil mi zaten?

 Onu Mart ortası açacağım   seramik sergime davet ettim mail göndererek.  İstanbul’a gelirsen buralarda olursan diye. Yanıt vermedi. Ya da belki de ulaşmadı mailim ona.  Yanıt almayınca da ben de bir daha yazmadım ona. Çok ısrarcı gibi görülmekten de hoşlanmıyorum. 

 Her karşılaşmanın  illaki ilişkiye dönüşmesi ya da yakınlaşılması  gerekmiyor . Cecil ile aynı ruhsal aileden olduğumuzu ve sevgiyi ışığı hatırlamam için ruhsal planda bu karşılaşmayı planladığımızı söylemişti bir bilge kadın. Yaşadıklarım bunun teyidi değil mi zaten? Bir nevi birbirimize ayna oluyoruz karşılaştığımız her insan ile . Yükseltiyoruz enerjimizi titreşimimizi. Cecil’in belki de yaşamımdaki misyonu bu idi. Kendimi çok zorda darda hissettiğimde kendime bu hikayeyi hatırlatıyorum. İyi geliyor. Dengeleniyorum. Merkezleniyorum. Neşem yerine geliyor J O ilk tanışma anındaki neşe duygusunu hatırlıyorum. Güç ve cesaret veriyor o duygu yola devam etmem için. Ruhum ile temas ediyorum yeniden.

 Yaşam bizim düşündüğümüzden çok daha büyük sihirli  bir yer gerçekten. Her an her şey mümkün. Açık olmak yaşamın sunduğunu alabilmek ve neşe duygusunu takip etmek sanırım bize düşen…

 Bakalım Funda’nın masalı nasıl ilerleyecek?

 Masal demişken. Cecil ile yemek yediğimiz bir gün bana profesyonel yaşamlarına son verip UNİCEF ‘de çocuklar için çalışmaya başlayıp çok mutlu olan  arkadaşlarından  bahsetmişti. Bu çift dünyanın bir çok yerinde görev alıyordu sanırım. Ve ben de son beş yıldır çocuklara yönelik  çeşitli platformlarda gönüllü atölyeler  yapmaktayım. Ne kadar iyi hissediyorum anlatamam. İkinci üniversite de Çocuk Gelişimi okuyorum ve seneye 3. Sınıf öğrencisi olacağım. Instagramda @kucukagacdogada isimli bir sayfa kurdum  Bir de masal kitabı hazırlıyorum şimdilerde. Masalları çocukların kurguladığı. Sanırım bu hayattaki yerimi misyonumu bulmama da rehber oldu Cecil.

 Yaşama minnettarım bize pusula olan insanlarla karşılaştırdığı için.

 Teşekkür ederim beni dinlediğiniz için…


xxxx

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

21 Ağustos 2021 Cumartesi

Mustafa Kemal 'in Suçu Ne?

Bugün Sözcü gazetesindeki haber ile sarsıldım.

Yaklaşık üç yıl önce Çatal çifti 45 günlük bir bebeği evlat edinmiş ve adını da Mustafa kemal koymuş. Ve üç yıl sonra biyolojik baba ortaya çıkıp çocuğu Çatal çiftinden almış.



Bebeğin annesinin bebeğini kuruma bıraktığı ve babasının da bugüne kadar arayıp sormadığını da yazıyor haber. Biyolojik baba bebeğin varlığından haberi olmadığını ifade etmiş.

Üç yıldır birlikte yaşadığı ailesinden, arkadaşlarından, odasından koparılıp hiç tanımadığı bir adam ile bilinmedik bir yere gönderilmiş Mustafa Kemal.

Ayça Çatal ''Oğlumu kalbimde büyüttüm. Onunla aramda kan değil kalp bağı var. Dosya yeniden incelensin. Oğlum bizimle büyüsün. Onu çok seviyoruz.'' demiş.

Zaten Mustafa Kemal 'de odasından evinden ayrılmak istememiş. 

Nasıl bir şok yaşatılmış minik yüreğine Mustafa Kemal'in? 

Kalbim sızladı.

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim.

Verilen karara İTİRAZIM VAR! 

Kanunlar,  yazılı kurallar genel bir rehberdir sadece.

Yasayı uygulayanın bireye ve topluma karşı öncelikli sorumluluğu ,  o anda karşısına gelen olayda kanunların üstünde, en yüksek ilke  ve değerlerle karar verebilmesidir.

Evet, çocuk hakları insan haklarının üstündedir. (*) 

Mustafa Kemal'in hakları ve bütünsel iyiliği biyolojik babasının haklarının üstünde tutulmalıydı.

Biyolojik baba gerçekten de bilmiyor olabilir eşinin hamileliğini, fakat bu çocuğun haklarının çiğnenmesine gerekçe gösterilemez.

Belki de kurumun daha kapsamlı araştırma yapması , anne gibi babadan da rıza alması gerekirdi. Mustafa Kemal biyolojik babaya verilmeden önce, bu dosyanın etraflıca araştırılması ve sorumluların bulunması gerekirdi öncelikle. Çok hızlı otomatik refleks şeklinde değerlendirilmiş sanki dosya.

Böylesi bir uygulamanın onanması evlat edinmek isteyen bir çok aileyi insanı da huzursuz edebilir üstelik.

Sahi sevgi ne idi? 

Sevgi emekti. 

Sevgi özendi. 

Sevgi ilgiydi. 

Sevgi mevcudiyetti.

Üç yıl boyunca sevgi ile büyütülen bir çocuk, bir anda ona sevgi veren ailesinden koparılıp bilmediği bir insan ile bilmediği bir yere gönderildi.

Bu çok büyük yanlıştan bir an önce dönülmesini diliyorum.

Toplumun tüm kesimlerini bu dosyanın yeniden incelenmesi için kamuoyu yaratmaya ve Çatal çiftine destek olmaya davet ediyorum.

Mustafa Kemal  acilen ailesinin evine dönmeli!


(1) İngiltere'de çocuklara cinsel taciz ve saldırı suçlarından hüküm giyen Mark Sutherland, kendisi hakkında, pedofil avcıları diye tanımlanan kişilerce toplanan ve mahkemeye sunulan delillerin, 'özel hayatın gizliliği ihlal edilerek' toplandığını ve hukuka aykırı olduğunu söyleyerek cezasına itiraz etmişti. Fakat Yüksek Mahkeme  kararında çocukların çıkarlarının bir pedofilin ceza yargılaması sırasında öne sürebileceği herhangi bir hak iddiasından daha öncelikli olduğuna hükmetmiş, Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesiz temyiz başvurusunu reddetmişti. Yargıç Sales, insan hakları hukukunun özel hayatın mahremiyetini koruyan kurallarının bu davada sanık için geçerli olmadığına oy birliğiyle karar verildiğini eklemişti.

Görsel American Adoptions



xxx

15 Ağustos 2021 Pazar

GÜNÜN SÖZÜ

 ''Bir insanın hayatında öğrenebileceği en büyük ders, bu dünyanın acıyla dolu olduğu değil; elbette, bu acıyı kendinde olumlu bir şeye dönüştürmenin insanın kendi elinde olduğu, onu neşeye dönüştürme yeteneğinde olduğudur.'' Rabindranath Tagore









Görsel British Council



xxxx