26 Temmuz 2020 Pazar

Ayasofya ve Kadın Atalarım

Babaannem 1900 Anadolu Kavağı  İstanbul doğumlu. Ailesi Kastamonu'dan gelmiş anlatılanlara göre. Denizciymiş babası. İstanbul İşgali sırasında Fransız askerleri tarafından sabah namazı için gittiği camiden dönerken öldürülmüş. Cesedi yol kenarına atılmış. Ahali tanıyıp evine getirince de babaannemin annesi aklını yitirmiş yaşadığı şok ve acı karşısında. Bakırköy'e yatırılmış. Babaannem onsekiz ondokuz  yaşlarında o sıra. Hep ziyaretine girmiş annesinin. Seksen altı yaşında ölmeden bir kaç gün önce ''Keşke imkanım olsa da  anneme daha iyi bakabilseydim'' dediğini  hatırlıyorum. 



Ve böylece küçük kız kardeşi ile öksüz kalmışlar bir anda. Kasımpaşa' da teyzelerinin yanına sığınmışlar. Kızları bir an önce evlendirmek ailenin öncelikli hedefi olmuş. Bir iki yıl içinde önce kız kardeşini namuslu bir şoför ile evlendirmişler. Babaannem ise o zamanlar için nerede ise evde kalmış bir kız olarak yirmi bir  yaşında dedem ile evlenmiş. Dedem Erzincan'dan İstanbul'a ortaokul yıllarında gelip askeriyede okumuş bir subay. Rus harbi dahil bir çok savaşta savaşmış. Cumhuriyetçi laik bir subaymış dedem. İstiklal Madalyası ile hep gurur duyduk ailecek. Yaşama tutunan dört oğulları olmuş. En küçük oğul ise benim babam 1940 yılında  İstanbul'da doğmuş. İlk oğulları olan büyük amcam Atatürk'ü görmek için ilkokuldan kaçışını hala anlatır o küçük çocuğun heyecanı ile. 1959 yılında eşi ölünce tek başın ailenin direği olmuş. Güçlü bir kadındı babaannem.

Anneannem ise 1924 yılında Gökçeada Çanakkale doğumlu bir Rum kızı.  Adı Mifadora. Zeytinli köyü'nden. Babası Simitras  annesi Asimeniya. Babası balıkçı imiş anlatılanlara göre. On dört on beş yaşlarında İstanbul Bakırköy'e  göç etmişler.  Ve dedem ile Florya sahilinde tanışmışlar ve aşık olmuşlar. Dedem de bir yaş büyük ondan! Dedemin ailesi ise  çok eski İstanbul' lu bir aile. Kayıtlar 1800'lü yılların başın akadar gidiyor.  Kaçmış dedeme anneannem. Evlenmişler.  Adı Neriman olmuş. Ailesi red etmiş malesef. Aşkı uğruna ailesini ismini dinini bırakmış . Bir oğlu kaybetmiş doğum sonrası. Sonra da iki kızı olmuş. Küçük kızı olan annem 1945 doğumlu. Neşeli bir kadındı. Karı koca gezmeyi pek severlerdi.

Şimdi Ayasofya ile ilgisini merak ettiniz  kadın atalarımın yaşam hikayelerinin biliyorum.

Ayasofya 'da 24 Temmuz 'da yapılan ''tören'' de  (açılış demiyorum zira zaten Cumhuriyet kayıtlarında cami olarak kayıtlı olan bir yerin tekrardan cami olarak açıldığını söylemek son derece yanıltıcı bir ifade olur) ülkeyi işgalden kurtarıp tam bağımsızlığına kavuşturan Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik ifadelerden şahsım adına çok rahatsız oldum. Hatta kızgınım ve müthiş hayal kırıklığı içindeyim.

Neden derseniz anlatayım.

Babaaannemin yaşadığı travma gibi sadece  bir iki  kuşak öncesinde  on binlerce travma acı işkence tecavüz ve benzeri korkunç olaylara maruz kalıp bedel ödemiş acı çekmiş on binlerce hatta milyonlarca aile insan var bu ülkede. Bu işgali sonlandırıp bir nebze atalarımızın yaralarına  merhem olan travmalarını  iyileştiren bir lidere yönelik sözlü saldırı aslında tüm bu acıları yaşamış bedel ödemiş ailelere ve insanlara saygısızlık bana göre.

Küstahlık seviyesinde bir cüretkarlık hatta.

Ve bu ağır bedelleri ödemiş atalarımıza karşı saygısızlık yapmaya kimsenin hakkı yok. İsminin önünde ne sıfat olursa olsun. Kurtuluş savaşında sadece askerler ölmedi acı çekmedi. Milyonlarca sivil ki hepimizin büyük babaları nineleri bu insanlar acı çekti bedel ödedi öldü. Akla ve insanlık onuruna sığmayacak olaylar yaşadılar. Tarih kitapları ya da yabancı basın arşivlerinde var bu korkunç olayların kayıtları. İnsanlık suçu savaş suçu seviyesinde olaylardan bahsediyorum.

İnsanların acısını görmemek hissetmemek ve saygı duymamak onları yok saymaktır.

Ve ağır bedeller ödeyerek tam bağımsız cumhuriyeti bize emanet eden insanlara ki sivil atalarımızda bu insanlar içindedir, ihanettir nankörlüktür.  Ve geçmişimize atalarımızın yaşanmışlıklarına ihanetimizden sadece ve sadece emperyalistler nemalanacaktır.

Gelelim anneannemin hikayesine.  Anneannem Rum Ortodoks kilisesine bağlı iken müslüman olup aşık olduğu adam ile evlenebilmişti . Bu ülkenin gayrimüslim vatandaşı olan bir kadın olarak kendi özgür seçimini yapabilmiş  ve de  yaşayabilmişti. Cumhuriyet kurulmasa ve kadın erkek eşitliği Medeni Kanun ile tesis edilmese , kendi seçimlerini yaşayamazdı büyük ihtimal ile.

Cumhuriyet biz kadınların birey olarak yaşayabilmesi  için tek seçenektir. Arap kültürünün dayatma yaşam tarzında kadın özne değil nesnedir.  Zira Türk kültüründe kadın da doğa da değerli ve yücedir. 

Ayasofya 'daki tören ile ben bir kez daha Cumhuriyet'in özellikle biz kadınlar için ne büyük bir armağan olduğunu ,  hava su gibi  yaşamsal bir önem taşıdığını ve varlığımızın garantisi olduğunu anladım.

Atalarımızın acılarına saygı duymayan zihniyet için Cumhuriyet ve onun sunduğu imkanlar kendi ideallerini gerçekleştirmek için birer araçtır. Gerçek yüzlerini gizleyerek kadınları da bu ideallerinin peşinde sürüklemektedirler. Atalarımıza ihanet edenler yarın ideallerini gerçekleştirmek için kandırdıkları herkese kadınlar da buna dahil  ihanet edebilirler.

Kadının kadından başka dostu yok. Hepimiz birbirimize görünmez bağlarla bağlıyız. Birimizin acısı hepimizin acısı. Kendimiz olmak kendimizi gerçekleştirmek doğduğumuz kişi olmak seçimlerimizi özgürce yaparak yaşayabilmek için tek seçeneğimiz var o da Cumhuriyet.

Umarım bu ülkede yaşayan tüm kadınlar kılığı kıyafeti dini inancı politik görüşü yaşam tarzı ne olursa olsun bunu en derinden yüreğinde hissetmiştir geçen Cuma günü.

Sevgiyle,


 











xxx

24 Temmuz 2020 Cuma

Lozan Anlaşması Türkiye için Zafer mi yoksa Hezimet miydi?

Başta İngiltere'nin belgeleri olmak üzere antlaşmaya dair uluslararası arşivleri inceleyerek "Belgelerle Lozan" kitabını yazan Boğaziçi Üniversitesi'nden Doç. Dr. Sevtap Demirci' den  antlaşmayla ilgili tartışmalı konuların cevaplarını içerir 14 dakikalık videoyu lütfen izleyin ve de izletin...














xxx

İstanbul Sözleşmesi

İngiltere'de gece parkta yürüyen kadına sözlü taciz eden adama hakim 7 yıl mahkumiyet vermişti. Hakimin  bu mahkumiyetin çok olup olmadığını soran gazetecilere verdiği yanıt '' Bu ülkenin kadınlarının özgürce parkta dolaşabilmesi için.'' şeklinde idi.


                                                         (Kadın Hakları insan haklarıdır)

Kanunda hükmedilen cezanın üstünde kadından ve kadının özgürlüğünden yana taraf olmuştu hakim. Daha net ifade ile adalet ve eşitlik ilkesini gözetmişti.

Yakın zamanda bir pedofil mahkumiyet aldı İngiltere'de. Avukatı kişisel bilgilerine izinsiz ulaşılarak delil toplandığı ve bu nedenle insan haklarına aykırı şekilde veriler elde edildiği için mahkumiyetin düşmesini talep etti. Mahkeme ''Çocuk hakları ve çocuğun çıkarı insan haklarının üstündedir'' şeklinde talebi red etti.

Mahkeme çok net bir şekilde çocuktan çocuk haklarından yana taraf olmuştu. Yine adalet , toplumsal vicdan gözetilmişti öncelikli olarak.

İstanbul Sözleşmesi 'ne konu olan 6284 numaralı ''Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi'' isimli kanunu inceledim. Kanun 2012 yılında kabul edilmiş.

Fakat kanunun varlığı  uygulandığı anlamına gelmiyor.

Her geçen yıl daha çok kadın cinayeti çocuğa hayvana taciz tecavüz olayları ile sarsılıyor toplum.

Bu olaylar da adli soruşturma açıldığı için duyabildiklerimiz üstelik. Buz dağının görünen kısmı!

Suçu çok net tespit edilmiş suçluların  indirim alması, serbest bırakılması ise toplumda büyük tepki alıyor. Adalet ve toplumsal vicdan yara alıyor...

Yukarıdaki örnekler üzerinden durumu analiz edersek, malesef ülkemdeki kararların kadından çocuktan taraf olmadığını görüyoruz. Adalet, eşitlik ve toplumsal vicdan yara alıyor. Değil mevcut kanunların üstünde karar almak tam tersi mevcut kanunların dahi sağlıklı uygulanamadığını görüyoruz.

Bu üstelik bir kaç münferit olay gibi de durmuyor. Belirli bir tercih ve amaç dahilinde yürütülen sistematik bir süreç gibi duruyor.

İstanbul Sözleşmesi'ni okudum inceledim. Özetle hiçbir sosyal güvencesi olmayan kadını koruyan sahip çıkan yeri gelince ona eğitim sağlık hizmeti sunma hatta isim değiştirme hizmeti bile sunma garantisi veren bir kanun. Bu kanunun olmaması demek kadınların özellikle de ekonomik özgürlüğü olmayan kadınların sığınacak bir çatısının olmaması demek. Yeni bir hayat kuramaması şiddet gördüğü yerde ölene kadar mahkum edilmesi demek.

Hem mahkeme kararları kadından çocuktan taraf kararlar almıyorken hem de İstanbul Sözleşmesi tartışılırken olmakta olan ise,  şiddet eğilimli erkeklerin daha çok cesaret bulmaları daha çok cüretkar davranışlar sergilemesi. 

Şiddetin tarafı olmaz. Ne yaşa ne mezhebe ne giyime ne politik düşünceye ne dini inanca ne medeni hala bakmaksızın kadınlar öldürülüyor bu ülkede.

Ve biz kadınlar hem kendimiz hem çocuklarımız için sokakları her geçen gün daha çok güvensiz buluyoruz.

Belki de bize hissettirmek istedikleri  duygu tam da budur.

Bu duygu üzerinden inşa edecekler korku imparatorluklarını.

Bu duyguya inat sokaklarda olmaya üretmeye anlatmaya yaşamaya devam etmeliyiz.

Toplumun aydın bireylerine düşen ise kendi yaşam alanımızda ulaşabildiğimiz  insana , kadına , çocuğa ışığımızı yaymak ve onların donanım kazanmasına destek olmak.

Dikiş bilen dikiş öğretsin genç kızlara, okuma yazma bilmeyene okuma yazma öğretelim, bahçecilik öğretelim, dil öğretelim, el sanatları, müzik , resim ne varsa heybemizde bunları çıkartma ve paylaşma zamanındayız. Kimimiz koçluk  mentorlük yapabilir gençlere..

Ne donanıma sahipsek bunun paylaşım yollarını bulmalıyız ve birbirimizle dayanışmalıyız.

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Kendi mahallemizden semtimizden başlayalım yeter.

Biz olmayı başarmak zorundayız. 

Başka seçeneğimiz yok!









xxxx




 






23 Temmuz 2020 Perşembe

GÜNÜN SÖZÜ / WORD OF THE DAY

''Cüret ediniz, çünkü düşünmeye, söylemeye, yaratmaya, sevmeye, yaşamaya da cüret edilir. Kimse gibi olmamaya cüret edilir. Ancak böyle genişler hayatın sınırları, sınır diye bize gösterdikleri o çizgi.''

 Ece Temelkuran



“You dare, because it is daring to think, say, create, love, live. He/She dares not to be like anyone. But it expands like that, some line of life, that line of the shows that we call limit. ''




xxx

22 Temmuz 2020 Çarşamba

Üç Aşamalı Ahlak

Çocuk Gelişimi biliminde ahlaki gelişimi inceleyen bilim insanlarından  Kohlberg , bireyin ahlaki gelişimini  gelenek öncesi düzey (10 yaşına kadar), geleneksel düzey (11-18 yaş) ve gelenek sonrası düzey (20’li yaşlar) olmak üzere üç ahlaki gelişim düzeyi şeklinde belirlemiştir. 


Buna göre gelenek öncesi düzeyde öncelikle kendi çıkarını dikkate alan çocuk, ceza almamak için ya da ceza alsa bile daha kazançlı olacağını düşünerek kurallara uyma ya da uymama eğilimi gösterir.  Kimse yokken kırmızı ışıkta geçen sürücü misali...

Oysa geleneksel düzeye denk düşen ergenlik döneminde kendi çıkarından çok aile, arkadaş gibi yakınları tarafından, onaylanma, dışlanmama çabası gösterir. Kurallara ‘iyi çocuk’, ’iyi arkadaş’ olma, beğenilme, kabul görme, dışlanmama amacıyla uyar. Aynı geleneksel düzeyin ikinci evresinde ise sadece yakın çevresinin değil daha geniş bağlamda içinde yetiştiği topluluğun ve toplumun kurallarına uyma, ‘iyi vatandaş’ olma çabasına yönelir.  İyi anne iyi evlat iyi dindar denilsin diye içten gelmeyerek  şekilde göstermelik davranışlarda bulunanlar bu kategoridedir.

Oysa daha çok gelişmiş, üst düzey ahlak anlayışı olan gelenek sonrası düzeyde sadece kendi toplumunda geçerli yasalar ve kurallar değil, aynı zamanda yaşama hakkı, özgürlük, eşitlik, adalet gibi toplumlar üstü evrensel ilkelere göre kararlar alması beklenir. Burada ise birey  kendi değerleri öyle olduğu için erdemli dürüst eşitlikçi adil davranışlar sergiler.

Kohlberg ahlaki gelişimin yetişkinlik yıllarına kadar devam ettiğini, gelişimsel olarak desteklenmedikçe birçok yetişkinin daha alt düzeyde ahlaki yargılarla karar verdiğini ve gelenek sonrası düzeye ulaşamadığını belirtmiştir. Burası önemli! Gelişimsel olarak desteklenmeyince bir yetişkinin (fiziksel olarak büyümüşlük anlamında burada) üst seviye ahlak anlayışına  yani yaşama hakkı, özgürlük, eşitlik,adalet gibi evrensel değerlere  ulaşamadığını ifade etmektedir Kohlberg. Kişi fiziksel olarak büyümüş olsa da ahlaki gelişim açısından ergenlik hatta çocukluk seviyesinde kalmış olabiliyor.

Ayrıca kadınların erkeklere oranla daha fazla geleneksel düzeyde kaldıklarını ileri sürmüştür. Kadınlarda ahlaki gelişimi inceleyen Gilligan ise, kadın ve erkeklerin farklı sosyalleşme süreçlerinden geçtiğini, erkeklere daha çok savaş, girişimcilik gibi bağımsızlık temelli, kadınlara ise barış, uzlaştırıcı olma, başkalarının bakımını üstlenme gibi sorumluluk temelli toplumsal roller yüklendiğini vurgulayarak toplumsal cinsiyet rollerine dikkat çekmiştir . Burada özetlenen kuramsal görüşleri günlük yaşamdan birçok davranışa uyarlamak mümkündür.''

Yukarıdaki bilgiler ışığında çıkarımlarım ;

Bireyler gibi toplumların da ahlak seviyeleri farklı olmalı. Bizim toplumumuzun çoğunluğu gelenek öncesi dönem ve kısmen de gelenek dönemi olarak tanımlanan çocukluk ve ergenlik dönemine denk gelen ahlaki gelişim düzeyine sahip . Çoğunlukla ''çocuk bir toplum '' içinde yaşıyoruz diyebiliriz. 

Ahlaki gelişim düzeyinin gelişimsel olarak desteklenebilmesi  için eğitim sisteminin buna göre düzenlenmesi, medya kanallarının da eğitim hedeflerini destekleyecek şekilde paralel hareket içinde olması sağlanmalıdır. Bu şekilde çocuk toplumdan ileri ahlak gelişim düzeyine ulaşmış yetişkin bir toplum olabileceğiz zira.

Toplumlarda çoğunluk ,  bireysel olarak evrensel etik ahlaki değerlere ulaşamadığından kanunların içerik ve uygulama anlamında en yüksek seviyede   adil eşitlikçi koruyucu ve de yaptırım gücüne sahip  olması gerekiyor. Sosyal adalet ve gelişimin tek garantisi bu.

Beni son bir kaç yılda etkileyen bir kaç  olayı paylaşmak istiyorum buradan. 

Bir İngiliz hakim gece parkta kadına sözlü tacizde bulunduğu için 7 yıla mahkum etmişti adamın birini. Ağır taciz tecavüz seviyesinde bir ceza olarak hatırlıyorum. Sormuşlar nedenini. O da ''Kadınlarımızın gece parklarda özgürce yürüyebilmesi için.'' demiş. 

Diğer bir olay sanırım yine İngiltere'de idi. Bir banka müdürü metroya indirimli bilet ile binmiş ve yakalanmıştı. Ne mi oldu? Bankadan istifa etmek zorunda kaldı ve ömür boyu finans sektöründe çalışmaktan men edildi. Zira topluma rol model olacak bir insanın ihtiyaç sahiplerine verilmiş bir hakkı ihtiyacı yokken suistimal etmesi  kabul edilemezdi. Toplum vicdanı yaralanmıştı.

Doğu Avrupa'da bir ülkenin Bulgaristan olabilir başbakanının bir akrabası yolsuzluğa karışmış ya da usulsüz bir işlem yapmıştı. Başbakan ''Haberim yoktu.'' dedi. Ve fakat mahkeme '' Sen bu ülkenin başbakanısın ve her şeyi bilme  kontrol etme sorgulama yetkilerin var. Bu yeterli bir gerekçe değil:'' dedi. Ve başbakan istifa etti. Gerçekten haberi olmasa da bu yeterli görülmedi.  Bir kereden çok şey olacağını biliyordu hakim.

Bir de Kuzey Avrupa'da bir ülkenin bakanı bir spor karşılaşmasına özel davetiye ile davet edilmişti. Ve gitti bu karşılaşmaya. Bir de 2500 Euro'luk bir özel faturayı devlete ödettiği ortaya çıktı. Evet 2500 Euro. Muhtemelen karışıklık olmuştu. Gücünü pozisyonu kullanarak o spor karşılaşmasına gittiği ve de 2500 Euro 'yu devlete ödettiği için istifası istendi. Oğlunun otelinde temizlik yapıyormuş habere göre. Güven çok zor kazanılan ve çok çabuk kaybedilen bir değer.

Geçenlerde bir pedofil mahkumiyet aldı . Avukatı müvekkilinin özel bilgilerinin izinsiz ele geçirildiğini  ve bu bilgilere dayanılarak cezaya hüküm verildiğini  ki bunun da  insan haklarına aykırı olduğunu bildirerek  itiraz etti bu karara. Mahkemenin kararı tüm dünyaya emsal teşkil edecek bir karardı. Çocuğun hakları ve çıkarları insan haklarının üstündedir.

Kıssadan hisse!

Eğer biz toplum olarak içine yuvarlanmakta olduğumuz karanlık çukurdan çıkmak istiyorsak ve de ileri seviye ahlaki değerlere sahip bir toplum olmak istiyorsak acilen içtenlikle kendimizle yüzleşmeliyiz. 

Bugün toplumsal olarak geldiğimiz nokta son derece kaygı verici. Kadın cinayetleri, çocuklara yönelik istismarlar, hayvanların istismarı ve katledilmesi, doğanın ağacın suyun yok edilmesi tam bir felakete sürükleniyoruz.  Sosyo ekonomik etik dışı olaylardan bahsetmiyorum bile...

Biz bu değiliz!

Bizim mayamızda ve özümüzde yok bunlar.

Türk Kültürü' nde kadın değerlidir ve doğanın tüm unsurları da kutsaldır. 

Sapkın yoldan çıkmış diye uzaktan hayretler içinde seyrettiğimiz   bir topluluğun yaşam tarzının bakış açısının kültürü diyemiyorum bile,  istilası altında güzel ülkem.

İnadına kendi öz kültürümüze değerlerimize sarılıp ışıldamalıyız.

Ve yola devam etmeliyiz.

Başka seçeneğimiz yok!






xxx