30 Aralık 2015 Çarşamba

YENİ YIL HEDİYEM VE DİLEĞİM

Facebook'ta karşıma çıkan bir sunumu sizlerle paylaşıyorum.

Son derece yalın bir şekilde kendimizle yüzleşmemizi sağlıyor  Jane Goodall.

Jane, 1934 Londra doğumlu, İngiliz primatolog, etolog ve antropolog.
Çalışmalarından ötürü dünya çapında ödüllere layık görülen Goodall 'ın  yaşamı ve çalışmaları birçok kitaba ve filme konu olmuştur.


"Benim adım Jane ve 80 yaşındayım. 

Benim işim insanlara umut vermek.

Annemden en önemli şeyi, destek vermeyi öğrendim.

Çünki ben çocukken annem benim  hayvanlara olan çılgınca sevgimi destekledi.

10 yaşında Afrika'ya gittiğimde herkes bana güldü.

Annem beni hep destekledi ve kalbime alıp hep tekrarladığım şu sade şeyi söylerdi.

"Eğer bir şeyi gerçekten istiyorsan,çok çalışmaya hazır olmalısın. Fırsatları iyi değerlendir ve herşeyin ötesinde asla vazgeçme."

Hayatımın şu aşamasında, 80 yaşındayım.

Daha yapacak çok şey var.

Geriye gitmek ve kendime daha çok zaman vermek isterdim.

Bilmiyorum daha ne kadar süre yaşarım.

Ve fakat kesin olan o ki, her yıl beni sona, bu son ne ise yaklaştırıyor.

Çaresizlik duygusu var içimde ki daha bir çok yer görmek istediğim, bir çok insan konuşmak istediğim ve bir çok kalp dokunmak istediğim.

Ben sadece benim ve şu elektornik şeyleri de kullanmaya çalışıyorum.

Bazı işler için işe yarıyor. Fakat orada "olmak" ile  aynı değil.



Karşındakini hissetmeye çalışmak ve bağ kurmaya çalışmak ile aynı değil ki bu da nerede ise imkansız gibi.

Eğitimden anladığım çocukların okula gitmesi anlamında bir şey değil.

Eğitim deneyimlerden öğrenmektir. Hayat tarafından sürekli eğitiliyoruz.

Hergün bize kendi eğitimini getirir.ve biz bundan öğreniriz.

Gözlerimizi ve kulaklarımızı açık tutarsak ve hergünü bir macera gibi düşünürsek, hergün bize bir ders öğretir.

Benim bir çok farklı  mutluluğum var!

Doğada tek başına iken tam olarak  mutluyum. Doğada tek başına olmayı seviyorum. Bu beni mutlu yapıyor.

Arkadaşlarımla akşam birlikte oturup sohbet etmekten de mutluluk duyuyorum.Özellikle kamp ateşi etrafında birbirimize hikayeler anlatmaktan ve birazcık kırmızı şarap içmekten.

Bir köpek ile yürürken son derece mutluyum. Çünki köpekler beni gerçekten gerçekten mutlu eder.

Bir köpek ile birlikteyken  kendin olabilirsin. Köpek hep benimle birliktedir.

Çocukken en büyük öğretmenim bir köpekti.

Köpek bana bizlerin hayvanlar krallığının bir parçası olduğumuzu öğretti. Bizler sadece bir nedene bağlı olan zihinsel aktiviteleri ya da karakteri olan varlıklar değiliz.

Sadece mutluluk üzüntü çaresizlik korku gibi duyguları olan bir varlıkta değiliz.

Bizler sevgi alan ve veren tek varlık da değiliz.

Bir çevre aktivisti olarak en büyük problemimizin, paranın gücü ile savaşmak olduğunu görüyorum.

Kesinlikle bir soru yok burada. Hükümetlerdeki insanlar onlarla konuştuğumda tamamen katılıyorlar.Şu baraj yapılmamalı bu maden kapatılmalı Monsanto tohumlarını burada test etmemeli.

Fakat bir an geliyor. Bu tamamen yolsuzluk. Paranın yüceliği...Kurumlar lobilerin gücü ile hükümetleri ellerinde tutuyor.

Bu gerçekten çok korkutucu!

Eğer bir kaç şeyi değiştirmeme izin verilseydi, eğer sihir gücüm olsaydı, herhangi bir acı veya ıstıraba neden olmadan yeryüzündeki insan sayısını azaltırdım. Çok fazlayız. Gezegenimizin sınırlı kaynakları var ve biz bunları tüketiyoruz.Bu gelecekte çok fazla ıstıraba neden olacak.

Fakirliği azaltabilmek isterdim. Çünki eğer fakirsen, bireysel ıstırabı dikkate almadan var olmak için doğayı yok edersin. Ağaçları kesersin ailen için gıda yetiştirebilmek  ya da yakacak üretmek için. Ya da en ucuz gıdayı satın alırsın. Hatta hayvanlara tüyler ürpertici ıstıraba ya da çocuk işçi kullanılmasına neden olsa dahi.Yani fakirliği azaltırdım.

Ve herşeyden daha zoru da olsa ,gerçekten gerçekten  sürdürülemez yaşam tarzını değiştirebilmek isterdim. Herkes için. Biz sadece açgözlüyüz.  Hep Mahatma Gandhini'nin söylediği söz aklıma gelir.

"Bu gezegen insan ihtiyaçlarını karşılayabilir, fakat açgözlülüğünü değil." 

"This planet can for provide human need but not greed."

Ve bu çok doğru."


Bu videoyu ve çeviriyi yeni yıl hediyesi olarak sunuyorum! Ortak geleceğimiz için çok anlamlı buluyorum mesajını Jane'in!

Ve de tüm kalbim ile adaletin eşitliğin sağduyunun barışın eşitliğin yaşandığı bir dünya diliyorum!

Hepimiz için...

Ve de Bir an önce yeryüzünde ortak cennetimizi yaratabilmeyi arzuluyorum.

Sevgilerimle,











12 Aralık 2015 Cumartesi

Ayrılığı Onurlandırmak

Bir kaç yıl önce bu videoyu izlemiştim Facebook'ta...Çok etkilenmiştim ve bir kenara not almadığımdan isimleri uzun zamandır arıyordum nette!

İşte geçen gün muhteşem Marina Abromovic 'in TED 'deki konuşmasını izlerken hatırladım! Evet bu o idi...

Marina Abramović, Sırp performans sanatçısıdır. Marina Abramović, 1960'larda ortaya çıkan vücut sanatı akımının önemli bir temsilcisidir. Abramović performanslarıyla fiziksel ve zihinsel potansiyelin sınırlarını zorlayan ve araştıran bir sanatçıdır.



Gerçekten tam ve bütün olabilmiş, varoluşun tamamen kendini yeryüzüne indirebilmiş, kendini gerçekleştirmiş ve yaşam ile akan bir varlıktı gördüğüm.

Yıllarca büyük bir aşk yaşadığı sevgilisi Ulay ile ayrılma kararı aldıklarında Çin Seddi'ne gidip iki ucundan  yürümeye tırmanmaya başlamışlar birbirlerine doğru.

Düşününce ne kadar adım, soluk ve kendin ile başbaşa kalma fırsatı olduğu görülüyor. Hem de ilişkiyi yaşanmışlıkları kırgınlıkları neşeyi herşeyi ile yeniden gözden geçirme duygulara içeriye bakma fırsatı. Ayrılığın kabulü ve yasın tutulması için duygularına alan açmışlar.

Ve tam orta yerlerde karşılaştıklarında sarılıp vedalaşıyorlar!

İşte yıllar sonra Marina, New York'taki canlı performansında bir masanın başında oturuyor. Karşısına tanımadığı insanlar geliyor. Bir dakika boyunca göz göze bakıyorlar. Kalp ile görülmek dinlenilmek ve anlaşılmak. Alan açmak! Aklıma Mevlana'nın "Gel kim olursan gel!" sözü geldi neden ise.

Ve o an! Yıllar önce Çin Seddi'nde sarılıp ayrıldığı biricik aşkı gözlerini açtığında karşısında idi. Ulay!

Nasıl akıyor duygular gözlerden ellerden bedenden...

Derin sevgiyi kabulü ve anlayışı hissedebiliyor musunuz?


İşte ayrılık bu kadar mı güzel insanca olur dediğinizi duyuyorum. Kendini seven, kendi ile barışık insan olabilmiş insanlar böyle yaşıyor ayrılığı. Kendine ve karşısındakine saygı duyayarak onun varlığına özgürlüğüne saygı duyarak.

Ayrılık bile güzel oluyor bu insanlarla! 

Doğum yaşam ölüm döngüsü gibi her şey değişir ve hiçbir şey aynı kalamaz evrende. Bir anlamda süreksizlik varoluşun kendisidir. Canlılık ve anda var olmak böyle bir şeydir.

Ayrılığı onurlandırmak insan olabilmiş insan kalbinin en narin en kırılgan ve bir o kadar da güzel meyvesi!

Ayrılığı onurlandırmak  karşımızdaki insanı onurlandırmaktır. Yaşamı ve varoluşu onurlandırmaktır.

Sevgi diğerini özgür bırakmaktır sözü tam karşılık buluyor burada.

Ve biliyor musunuz? Geçmiş ayrılıklarınızı onurlandırmak için hiç geç değil. Yıllar sonra dahi olsa hatta bu diyardan göç bile etmiş olsa sevdikleriniz, sevgiyle sunulan bir merhaba,  bir kahve bir çiçek yeterli olacaktır sevdiğiniz yüreğinin iyileşmesine...Ve o kalp iyileştiğinde inanın sizin kalbiniz de iyileşecek.

Hem zaten  ayrılık diye bir şey de yok ki!

Sevgiyle,


30 Kasım 2015 Pazartesi

Amerikan Yerlilerinin Etik Kodları

Amerikan Yerlilerinin kültürü son derece ruhsaldır  ve Toprak Anne, Baba Gökyüzü, Büyükbaba Güneş ve Büyükanne Ay dahil tüm canlı ve cansız varlıklara  karşı saygı ile yaklaşmaktadır.

1. Dua etmek için güneş doğarken kalk. Tek başına dua et. Sık sık dua et. Yüce Ruh dinleyecektir,eğer sadece konuşursan. 
2. Kendi yollarında kaybolmuşlara hoşgörülü ol.  Cehalet,kibir,öfke,kıskançlık ve açgözlülük kayıp bir ruhtan gelir. Onların rehberlik bulmaları için dua edin.

3. Kendini ara, kendin ile ara. Başkalarının senin yolunu belirlemelerine izin verme. Bu senin yolun ve sadece senin. Diğerleri senin ile yürüyebilir, fakat kimse senin için bu yolu yürüyemez.
Native American Code of Ethics | in5d.com | Esoteric, Spiritual and Metaphysical Database
4. Evindeki misafirleri büyük bir hürmet ile ağırla.Onlara en iyi yemeği ver, en iyi yatağı ver ve onları saygı ile onurlandır.
5. Sana ait olmayanı,  bu birinden de olsa,  bir topluluktan da  olsa, yabandan veya bir kültürden de olsa alma.  O kazanılmamış ve verilmemiştir. O sana ait değil.

6. Yeryüzü üzerindeki herşeye saygı duybu ister insan ister bitki olsun.
7. Diğer insanların düşüncelerini, dileklerini ve sözcüklerini onurlandır. Asla başkalarına mani olma, veya alay etme veya kaba bir şekilde onları taklit etme. Herkesin bireysel olarak kendisini ifade etme hakkına izin ver.

8. Başkaları ile ilgili asla kötü konuşma. Evrene gönderdiğin negatif enerji sana geri döndüğünde çoğalmış  olacaktır.

9. Tüm insanlar hata yapar. Ve tüm hatalar affedilebilir. 
10. Kötü düşünceler zihnin, bedenin ve ruhun hastalanmasına neden olur. İyimser olun.
11. Doğa bizim için değildir, o bizim parçamızdır. Onlar senin dünyevi ailenin parçasıdır. 
12. Çocuklar geleceğin tohumlarıdır. Onların kalbine sevgi ekin ve bilgelik ile yaşam dersleri ile sulayın. Büyüdükleri zaman, büyüyebilmeleri için onlara alan verin.

13. Başkalarının kalbini kırmaktan kaçının. Acınızın zehiri size geri dönecektir. 
14.Tüm zamanlarda doğru olun.  Dürüstlük, bu evrende kişinin iradesinin testidir. 
Keep yourself balanced. Your Mental self, Spiritual self, Emotional self, and Physical self, all need to be strong, pure and healthy. Work out the body to strengthen the mind. Grow rich in spirit to cure emotional ails.15. Kendini dengede tut. Zihinsel benliğin, Ruhsal benliğin, Duygusal benliğin ve Fiziksel benliğin güçlü, saf ve sağlıklı olmalıdır. Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsal olarak zengin ol..
16. Kim olacağınıza ve nasıl tepki vereceğinize dair bilinçli kararlar verin. Davranışlarınızın sorumluluğunu alın. 
17. Başkalarının özel alanına ve mahremiyetine saygı duy.   Başkalarına ait eşyalara, özellikle kutsal ve dini objelere dokunmayın. Bu yasaklanmıştır.

18. Önce kendine karşı dürüst ol. Öncelikle kendini besleyip yardım edemezsen,  başkalarını da besleyip yardım edemezsin.
19. Başkalarının inançlarına saygı duy.  Kendi inancını başkalarına zorlama. 
20. İyi şansını başkaları ile paylaş. Cömert ol.




Kaynak : The Mind Unleashed Facebook Sayfası

28 Kasım 2015 Cumartesi

İçimdeki Kuş Hikayeleri

Geçenlerde çocukluğumun geçtiği mahalledeki eski komşularımızla yıllar sonra bir araya geldik.

Çocukluk anılarımızı anımsadık keyifle.Gerçekten benim için güzel bir gün idi! Çok geçmişlerde kalmış bir Funda ile yeniden buluştum diyebilirim o gün. Çok eskilerde kalmış duyguları hatırladım belki de! Kim bilir?

Bir arkadaşımız ki mahallemizin ağabeylerinden biri idi kendisi,  karabatak kuşu ile ilgili bir anısını anlattı o gün.

Salacak sahilinde yaralı bir karabatak bulmuş  bir gün.

Çocuk yüreği işte! Şefkatli ve merhabetli tüm canlılara karşı. Önyargısız,  koşulsuz sevgide yüreği!

Almış eve getirmiş. E su kuşu ya karabatak, banyodaki küveti doldurup kuşu içine koymuş. Karabatak da bayağı iri bir kuştur malum.

Babası eve gelmiş ve o gün de şans elektrikler yokmuş.Öyle hatırlıyorum hikayeyi şu anda.

Adamcağız banyoya girdiğinde çığlık çığlığa çırpınış sesleri duyunca neye uğradığını şaşırmış elbette ki.

Çok güldük! Ne güzel çocukluğumuza ait güzel anılara sahip olmak...

Sonra içimdeki kuş hikayelerini  hatırladım ben de.

Üniversite yıllarındaki bir arkadaşımdan öğrenmiştim. Hani yüzlerce kuş bir arada uçuşur ya havada oradan oraya. "Kuşların düğünü" derdi buna. Hakkari'de doğmuş yarı Kürt'tü arkadaşım.



Richard Bach'ın  MARTI kitabındaki meşhur Jonathan Livingston 'ı bilirsiniz. Bana göre hepimizin içinde yaşıyor onun ruhu! Kitaptaki  "En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir." sözü de hepimize ilham vermiştir eminim.

Bir de "kuş okulu" var. Kuşlar tellerin üzerine konar ya sıra sıra. Ona Hindistan'da "kuş okulu" dendiğini de Mumbai'li bir arkadaşımdan  öğrendim.




Yıllar önce bir müşterim bana "Funda hanım artık serçelerin sesini duyamıyorum gittiler herhalde İstanbul'dan" demişti. Ben de halen serçelerin İstanbul'da olduklarını çevresine daha dikkatli bakmasını önermiştim. Bir sonraki toplantıda ilk konu serçelerdi. Evet görebilmiş duyabilmişti serçeleri tekrar. Düşünüyorum da şu anda hiç iletişimim yok kendisi ile ama çok önemsiyorum bu tür birbirimizin yaşamlarımıza dokunuşlarımızı. Hayat bu işte! Canlılık!

Ve elbette İstanbul'un yeni sakinleri. Yeşil papağanlar! İstanbul'da ilk görmem duymam 2010 yılında idi sanırım.  Aynı papağanları 1995 yılında Agra/Hindistan'da görmüştüm. Tac Mahal'in karşısındaki sarayın duvarlarının çevresinde uçuşan yeşil papağan sürüleri vardı. Büyüleyici idi gerçekten. İlk kez doğal ortamlarında görmüştüm bu kuşları.

Şimdi yılla sonra İstanbul'un sakinleri oldular. Seslerini duyunca hemen kafamı kaldırım tarıyorum gökyüzünü. Kendi kedndime oyun oynuyorum. Yeşil papağan görürsem o günümün çok iyi olacağına bana şans getireceklerine inanıyorum.

Geçen gün facebook da bir post paylaştım. Doğru mu bilemem ama Lao Tzu'ya ait olduğu söylenen bir söz vardı. Pek sevdim!



"Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun,Belki şarkı söyleyen bir kuş gelir konar."

Sevgiyle,


Conflict with Russia

I have  quite a lot followers in Russia and I found responsible to share my personal and public view about the recent conflict with Russia.

Majority of the public in Turkey fell sorry for the situation and are not happy how the goverment deals with the problem!

Lack of communication and lack of diplomacy!!!

Unfortunately having a job and/or position in the goverment does not mean the one who is involved with the issue  has always excellent  good communication & diplomatic skills.

Yes may be 49 % of the public blindly follow the AK Party and their leaders but 51 % of the public still believe in secularity , democracy , justice, human rights and universal values.

We still have hope!


It is still not clear nevertheless It is crazy to have problems&crisis with the neighbourhood! 

Some people around the globe are  as usual stiring a junk soup again and feed our inner anger, inner disappointment, inner pain, inner fear...

I kindly request from people in Russia and Turkey to calm down and do not allow this evilish plans of some people far away from our lands. 

We all know these people are gready, selfish,arrogant,destructor...

People in Russia and Turkey should be more close, friendly,understanding, positive,open and in conciliatory gestures more than they have never been before.

Again and again I wonder why Atatürk said  "Peace in the country,peace in the world"?

Peace starts from inside and reflect outside.

Altough he was a fighther he was in complete peace in himself!  

What we live in Turkey today is the opposite of his example.

So I kindly request from people in Russia so that this is an  situation in Turkey and please see the bigger picture which Atatürk shown us!

We are the majority of Turkey beleive in peace in the country, peace in the neighbourhood and peace in the world!

We always remember and have appriciation how you helped our young republic in the beginning.

Please accept our condolence for your loss.

Let your loss bring two hearts of both public  more closer to each other.

Let the love&respect  between both public flow.

With love from İstanbul,




22 Kasım 2015 Pazar

Özgürlük Yanılsaması

Bir süredir kafamın arkasında dolanıp duran bir soru vardı?

Özgürlük ile ilgili.

Sahi neydi özgürlük?

Benim tanımım, istemediğini yapmama seçiminin olması idi!

Sanırım yaşamın içinde ilerledikçe bir çok kavramı yeniden yeniden sorgulamak bakmak tanımlamak gerekiyor. En azından ben böyle hissediyorum.



Bir makale karşıma çıktı bugün.Tam da zamanında!

Özgürlüğü hafif olmak olarak tanımlamış yazar. Olabildiğince az yük taşımak.

Korku,mülkiyet,para,iş,alışkanlıklar,sorumluluklar ve vücudumuzda taşıdığımız her türlü fiziksel ağırlığı yük olarak tanımlamış.

Yani tüm bunlardan kurtulduğumuzda ancak özgür olabilecektik. Köklenmemek kök salmamak bir anlamda sanki.

Tam da yeniden tanımlama ihtiyacım olan nokta bu idi işte.  Bu tanıma inanırsak ne ev alabilir, ne işe girebilir, ne besleyici alışkanlıklar geliştirebilir  ne sorumluluk alabilir ne de para kazanabilirdik. Kök salamazdık! Köklenemezdik!  Kendi kendini sabote etme hali gibi bir şeydi bu sanki.

Büyüyemez yetişkin olamazdık özetle!

Bir çocuk gibi saf ve masum olarak, an da var olarak ,  her an taze ve acemi olarak da yetişkin olabilirdik oysa ki insan.

İçimizdeki çocuğu koruyarak da büyümek mümkündü işte!

Hem çocuk hem yetişkin olabilirdik.

Benim yorumum ise asıl özgürlüğün kişinin kendisinden özgürleşmesi şeklinde. İçsel yüklerini bırakarak hafiflemesi.

Bu yükler ise kişinin şartlanmaları,önyargıları,genellemeleri,olumsuz duyguları,kendi kendine yazdığı kendi yeterliliği ve değerliliğine gölge düşürebilecek öz hikayesi gibi "içsel" yükler idi.

Özgürlük içimize sonradan yerleştirilmiş bize ait olmayan  bir şeylerden hafiflemekti sanki. Ve asıl ağır olan yükler bu içsel yüklerdi!

İçerideki yüklerden hafiflemekti özgürlük!

Özgürlüğü biz dışarıda olan birileri ya da bir şeyler ile bağ kurmamak olarak anlamışız sanırım.

Bağ kurmamak, kök salmamak  özgürlük olmuş bir anlamda. Özgürlük yanılsaması diyorum ben bu duruma.

Oysa yerine ve duruma göre mülkiyet,para,iş,alışkanlıklar,sorumluluklar kişinin kendinden özgürleşmesine hizmet eden araçlar olabilir.

Yaşam deneyimlerinin her türlüsü,  bizim kendimizi daha derinden deneyimleyerek kim olduğumuzu ve kim olmadığımızı daha iyi algılamamıza ve bize ait olmayanları bırakabilmemize, içsel yüklerden hafiflememize  vesile olmaktadır oysaki.

Özetle mülkiyet,para,iş,alışkanlıklar,sorumluluklar ve hatta yerine göre korkular bile  bizi bizden özgürleştirebilir.

Bu tarz dışsal yükler bizlerin büyüyebilmesi için kendimizi yaşama tamamen açabilmemize vesile olan araçlardır  ve kesinlikle gerekliler.

 Hem zaten "hem hem" dünyasında sonsuz olasılıklar var!



x

Üç Maymunlar Cenneti

Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Mine Söğüt'ün 20 Kasım 2015 tarihli "Senin yeminin bir yalan yavrum" isimli yazısını okuduğumdan bu yana içimde dönüp durdu bu konu.

Konu sıcak mı sıcak güncel mi güncel! Malum...

Oldum olası çocukluğumdan beri bu yemin etme konusuna takıntılı olduğumu hatırladım bu yazı ile ben de.

Hatırladınız mı çocukluğumuzun yeminlerini?

Ekmek Musa çarpsınlar mı istersiniz ölümü öpler mi?

Ha bir de iki gözüm önüme aksınlar mı?



Arkadaşlarımız gelip kimselerle paylaşmamızı istemedikleri bir bilgiyi ve hatta sırrı paylaşırken ne kadar bize güvenebileceğini anlıyabilmek ölçebilmek için yemin etmemizi isterlerdi.

Bir de esasen söylediğimize  inanıp inanmıyacağını anlıyabilmek için yemin ettirmek isterlerdi.

Ben gıcık olurdum ve bana güvenmiyor musun derdim? Söylediklerime inanmıyor musun da ikinci sorum olurdu?

Birinin benden yemin etmemi istemesini ben şahsen  bana  yani doğruluğuma dürüstlüğüme güvenilmediği şeklinde hatta bir nevi hakaret olarak algılıyordum.

O zaman arkadaşım da   geri adım atar, bana inandığını güvendiğini söyleyerek kendine gelir ve ne paylaşacaksa paylaşırdı ya da söylediğimi sorgulamazdı.

Ben de hayatım boyunca  bana inanılarak güvenilerek paylaşılan bilgiye sadık kalırdım (bazen dikkatsizlik edip istemeden ağzımdan kaçırdığım da olmuştur itiraf ediyorum) ve her zaman doğruyu söyledim. Beyaz yalanlara da inanmam ayrıca! Yalan yalandır.

Gerçek ne kadar acı olursa olsun gerçektir ve yalan kadar incitmez.

Yalancının en büyük cezası da bir gün kimseye inanmayacak duruma gelmesidir.

Özetle doğruluğun dürüstlüğün yemine endesklenmesi ben de tam tersi güvensizlik yaratır oldum olası.

Mine Söğüt'e bu anlamda  katılıyorum.

"Ve her türlü yemin metnini herzaman güvencenin değil tehlikenin anahtarı olarak değerlendirin....." demiş yazısında.

Bu bağlamda tüm dünyada politikacıların sözkonusu yemin törenlerini son derece iki yüzlü buluyorum.Elbette içlerinde dürüst erdemli olanlar da var. En azından buna inanmak durumunda hissediyorum kendimi.

Zaten milletvekili adaylarını da parti genel başkanları atıyor. Partili kendi adayını o kişinin kim olduğuna , kimliğine doğruluğuna dürüstlüğüne bakarak seçemiyor.

Demokratik olmayan aday listeleri ile , eşit olmayan eğitim ve bilgilendirme ile demokratik seçim yaptığımızı zannediyoruz.

Üç maymun aklıma geliyor hep şu sıralar.

Görmedim duymadım bilmiyorumu oynuyoruz hepimiz.

Üç maymunlar cennetine hoş geldiniz!



x





12 Kasım 2015 Perşembe

Aşk Bağımlılığı

Erkeklerin İyileşmesi Yeryüzünü De İyileştirecektir isimli kitapta öğrendim bu bağımlılık türünü.



"Bu çok önemli bir kitap. Varolan sorunlarımızı tam yüreğinden yakalıyor ve bize kendimizi, ilişkilerimizi ve ortaklaşa paylaştığımız kırılgan gezegenimizi nasıl iyileştireceğimizi gösteriyor. Bu kitabı hem erkeklere hem de kadınlara tavsiye ediyorum." Gerald Jampolsky

"Sevgi Korkudan Özgürleşmektir" kitabının yazarı"Duyarlı kadınları ve erkekleri rahatsız eden temel konuları ele alıyor, buna bağımlılık, şiddet, çevre katliamı ve baba sevgisine duyulan hasret de dahil. Kadınların da ilginç ve bilgilendirici bulacağı bu kitabı herkese tavsiye ederim." Jennifer P. Schneider

Bağımlılıklar öylesine çeşitli ve çoğul ki günümüz dünyasında. Yani bir kişinin birden fazla bağımlılığı olabiliyor.

Alkol, sigara,uyuşturucu, seks, yemek, kumar TV , internet gibi bir çok bağımlılığa aşinayız biliyoruz toplum olarak.

Aşk bağımlılığı ile ilk kez karşılaşmıştım.Daha doğrusu aşağıda belirtilen davranışların bir bağımlılık belirtisi olduğunu yeni öğrendim.

Şu şekilde aktarılıyor kitapta bağımlı olanların davranışları.

"Sevdiğimiz  uzakta olduğu için geceleri uyuyamadığımızda, yalnız kalmaktan korktuğumuzda,sevgilimizin bize yeteri kadar ilgi göstermediği duygusuna kapıldığımızda,sekse olan ihtiyacımız asla tatmin edilmediğinde,bir ilişki bittiğinde ölecekmiş gibi hissettiğimizde, bir ilişkinin sonu geldiğinde karşımızdakini öldürmek istediğimizde,çoğunlukla bunları bir bağımlılığın işaretleri olarak kabul etmiyoruz. Tam tersine,kendi kendimize 'aşığım' diyoruz."

Evet konuyu kadın cinayetlerine getireceğim. Bir ilişki sona erdiğinde karşımızdakini öldürme isteği bir aşk bağımlısının duygu hali.

Tıpkı alkol uyuşturucu bağımlısı gibi bir bağımlılık bu da. Araştırdım biraz bağımlılık kavramını. Genelde "bir şeyin kişiye zarar vermesine rağmen kullanmaya devam etmektir ve alışkanlıktan ötedir"şeklinde tanımlar ile karşılaştım.

Yani fiziksel bir  maddeye olan bağımlılıklar bağımlılık olarak algılanıyor.Ve kişinin kendine vereceği zarar dahilinde değerlendiriliyor.

Zarar vermek kavramı önemli ve açılması gereken bir kavram. Davranışlarımızın doğru ve yanlışlığı kişiden kişiye toplumdan topluma değişebileceğinden, evrensel erdemli davranış kriteri kendimize ve başkalarına zarar vermeyen davranışları doğru davranış olarak kabul eder.

Bu bağlamda bağımlılık tanımında öncelikli olarak kendimize zarar verme potansiyelimizin , kendimize veya başkalarına zarar verme potansiyelimiz olarak genişletilmesi gerekmektedir. Ve değil veya olması önemli burada. Bazen kendimize zarar vermeden başkasına da zarar verebiliriz zira.

Ayrıca "bir şey" olarak özetlenen fiziksel madde tanımının da madde veya davranışlar olarak genişletilmesi gerekmektedir.

Kadın cinayetleri AŞK BAĞIMLILARI tarafından işlenmektedir. Bir alkol bağımlısı ya da uyuşturucu bağımlısı cinayet işlediğinde yasaların gereği cezaları alırken , aşk bağımlısı birinin "aşırı sevgi" nedeniyle indirim alması kabul edilemez. Hukuka, insan haklarına ve adalete aykırı tüm bu kararlar!

Bu insanlar  bağımlıdır ve derhal tedavi edilmesi gerekmektedir. Basitçe aşıkmış işte, çok sevmiş denilemez. Zararlı davranışları olan bir insandır sözkonusu. Ve sevgi diğerine zarar vermez . Asla öldürmez!

Aşk bağımlıların belirtilerini okuyunca hemen hemen herkesin Aşk Bağımlısı olma potansiyeli taşıdığını düşünüyor insan. Acil olarak toplumsal anlamda bu konuda eğitim, terapi görmeliyiz. TV dizileri çok ciddi işe yarayabilir bu konuda! Malum halihazırda Aşk Bağımlılığını yücelten ve bunu rol model olarak aktaran hikayelere aracılık yapıyorlar.

Bu konuyu düşünürken aklıma Hindistan'daki Moral Stories (Etik Hikayeleri) serisinde okuduğum bir hikaye geldi. Çocuklar için hazırlanmış çizgi hikayeler bunlar ve etik değerleri insan olmanın erdemini aktarırlar hikayelerde. Fable tarzında olanlarını  Panchatantra olarak araştırabilirsiniz netten.



Budha daha sarayda yaşadığı gençlik günlerinde bir arkadaşı ile ormana gider. Arkadaşı bir kuş vurur oku ile. Budha arkadaşını eleştirir bu davranışı nedeni ile. Kendimize ve başkalarına zarar vermemek ya işin özü. Başka kavramı da tüm canlılar olarak genişletilmiştir elbette! Kuşu alıp saraya getirir. Ona bakar ve kuş iyileşir. Arkadaşı kuşu geri ister. "O kuş benim ben vurdum / avladım o kuşu." der. Budha "Krala danışalım o karara versin der." Babasının karşısında arkadaşı olayı anlatır. Kuşunu geri istediğini söyler. Sonra sıra Budha'ya gelir. Budha "Arkadaşımın anlattıkları doğrudur. Ancak bir sorum var. Bir kuş onu öldürmek isteyene mi yoksa onu iyileştirip ona yaşamını geri  verene mi aittir?". Kral gülümser oğlunun bilgeliğine ve elbette kuş Budha'nın olur.

Kıssadan hisse...

Sevgi öldürmez!

Sevgi serbest bırakır, besler, büyütür,olgunlaştırır,yüceltir,onurlandırır ve YAŞATIR...

Ülkemdeki hukukçuların bir gün bu farkındalığa erişip insana yakışır adil kararlar verebilmesini ümit ediyorum.

Eylem zaten yanlış bir de eylemin yüceltilmesi iyice utanca boğuyor insanlığımızı...

Daha çok insan olabilmemiz dileğimle,








7 Kasım 2015 Cumartesi

Parallel Worlds and Richard Bach

I wonder if you ever red ONE from  Richard Bach.

You can find below  the introduction of the book both in English&Turkish!


Ya uzay kaysa, zaman bükülse, kendimizin yirmi yıl sonraki haline rastlasak ne olur? Ya geçmişte biz olan, paralel hayatlarda biz olan, alternatif dünyalarda biz olan insanlarla yüz yüze konuşsak? Ne söyleriz onlara, ne sorarız? Uzayın ve zamanın ötesinde bizi nelerin beklediğini bilsek, nasıl değişiriz? Burada, karısı Leslie ile bir yolculukta Richard Bach, sağ kalmalarının ancak kendilerinin hiç sapmadığı yollarda, kendi başka kimliklerinin neler öğrenmiş olduğunu keşfetmekle mümkün olabileceğini anlatıyor. Oralarda hayal gücüyle korku, dünyaları kurtarmanın, dünyaları yok etmenin tek amacı, ölüm de ölümsüzlüğün bir adım yakınında. BİR; Richard Bach'ın en şaşırtıcı kitabı; hem bilimle, hem ruhla uyumlu, garip, sevgi dolu bir fantezi, aynı zamanda da kendimizi bulmanın alternatif yollarına açılan bir kapı ...


One is a book that will make the reader think about his own life. How would life be different if the person had made different choices. Unlike Richard and Leslie, the reader does not get to meet alternate versions of himself and see what life he would have if he had made different choices. The book will make the reader think about his own lifestyle and how it is the result of the choices that he himself has made. It will help the reader see how important choices and decision making are and to examine his own motivations and decisions. How would his life differ if he had made different choices.

I read this book with an elder Indian Yogi's suggestion many years ago.  He said it explains the play where we are on the stage of earth  in a beatiful & most correct way.

Very that moment I realized one more time so that each and every single moment of our lifes are so beatiful and great...Its all about how are we  living it? Nothing about what are we living!

Than I wonder about my possible parallel worlds...Yes, there may be lots of parallel worlds of me according to this perspective...As we all may have too...

Each and every junction of our decisons we may create a new parallel world...There should be lots of possible parallel worlds behind of our ''now'' and lots of infront of our ''now''too...I beleive they should be related and integrated to each other too...

Let us say you would live where you are living now or in another country , yes than there would be two parallel worlds running through in both counties...

You were going to marry but it did not work out...Yes surely there may be a married one of you in one of your parallel world...And a single one in another ...

So acording to my life here are some of my parallel worlds...

A single one of me travelling the world and making reseraches about nature & animals...A married of me living in India and having kids and working in an international insurance company...A married of me being a house wife & mother living in İstanbul...A dancer one of me or singer one of me living in US , single...Married one of me teaching Turkish and living in China...One of me living in Portugal and having a big happy family, working as consultant for international trading and life coaching...One of me living in İstanbul and acting on films, serials and/or presenting TV shows even having  stand up shows , living with boyfriend ! One of me living in family farm with children and boyfriend growing  our food and make videos about family farm & cooking&parenting in full of joy&happiness...

Somehow it was good to wonder about them...I felt lightfull and joyfull...

Afterall I realized I love all the Funda's in my possible parallel worlds...Also the people who may be still sharing the stage with me? This should be a good sign...I suppose...

How many parallel world do you have? If you have many than I should say you did a good job down here...

with love
funda

4 Kasım 2015 Çarşamba

Tohum Fikir 3 / Yaşlı ve Genç Bir Arada

Yurtdışında başarılı uygulamaları yapılmış bir uygulama bu.

Yaşlılar ve küçük çocukların bir arada bulunduğu alanlar yaratılması. Hatta gençler!

Ortak sosyal alanlara sahip yaşlı evi ve anaokulu gibi düşünebilirsiniz.

Yaşlıların daha bir neşelendiği yiyecek ve ilaçlarını daha düzenli aldığı hayata daha bir bağlandığı gözemlenmiş. Kendilerinin halen verebildiğini ya da miniklerin hayatlarına dokunabildiklerini  görmek eminim son derece olumlu duygu birikimine neden oluyordur. Küçük çocuklar için ise büyük bir şefkat  merhamet ve verme deneyimi.

Çeşitli konularda terapi gören gençler için dahi son derece dönüştürücü bir deneyim olabileceğini düşünüyorum.

Ülkem için de son derece yapıcı besleyici sonuçları olabilir gerçekten.

Her semtte böyle mekanlar kurulsa. Semtin yaşlıları ve minikleri/gençleri bir arada birbirlerinin yaşamlarına dokunsa. Bakım evi ya da bakıcı sorunlarına kısmen de olsa etkili bir çözüm olmuş olur hem.

Derin yaşlılıkta en önemli konunun çevre ile iletişim içinde olmanın ve bilgi alımının devam ediyor olması olduğunu anlıyorum.

Neden olmasın?








22 Ekim 2015 Perşembe

Tohum Fikir 2 / Adım Atan Türkiye


Büyük şehirlerde trafikte geçiyor insanların ömürleri. Sağlıklı bir yaşam için spora pek vakit kalmıyor. Evet ama işe gelirken giderken metro ve diğer merdivenleri çıksak biraz da olsa yaşamımıza hareket katmış olmaz mıyız?

İşte bunu bazı ülkelerde insanların merdivenleri kullanmalarını motive etmek üzere yaratıcı fikirlerle çözmüşler.

Belediyelerimize  bu tarz piyano merdivenleri yaşama geçirmelerini öneriyoruz.

Toplum hem ruhsal sağlığı hem de fiziksel sağlığı olumlu etkilenecek ve sağlık giderleri azalacaktır.

Daha çok adım, daha sağlıklı yaşam dileğimizle...






x

18 Ekim 2015 Pazar

Değişim / A Change

Bugün  yaklaşık 5  yıldır yazdığım blogumun adını değiştirme kararı aldım.

Mavi Denizkızı ile sevgiyle vedalaşıp Vahşi Kadın'a merhaba diyorum bugün.

Vahşi burada doğa ile uyumlu, doğal olan, ruhtan olan, anda olan, sezgisel olan anlamındadır.

Vahşi Kadın'ın yüreğinden geçen şarkılara kulak vereceğiz artık...

Seni seviyorum Mavi Denizkızı...Yolun açık olsun! Herşey için teşekkürler...








Today I got an inspiration for changing my blog name which I have been writing since 5 years.

I say goodbye to The Blue Mermaid and say wellcome to The Wild Woman today.

The wild stands for the one being alligned with nature, born from nature, born from spirit, living  in the present and intuitive.

From now on we will listen the songs comes from The Wild Woman heart.

I love to Blue Mermaid... Godspeed to you! Thanking you for everthing...




x

6 Ekim 2015 Salı

Tohum Fikir 1 / Yeşil Türkiye Projesi

Çocukların yaşadığı bir çok psikolojik sorunlar hatta matemati te zorlanmalarının Doğa yoksunluğu Sendromu ile bağlı olduğunu düşünüyorum. Matematik kısmı bana ait ama Amerika 'lı bir çok psikolog bu görüşte ve böyle bir tanı var artık yaşamımızda.

Toprağımız inanılmaz zayıflamış. Muazzam erezyon nedeni ile tarım yapılacak kaliteli toprak çok azalmış. Çok değil 10 sene içinde ciddi sıkıntılar kapımıza gelebilir.

Malum doğal tarım ile üretilmemiş gıdaların sağlığımıza nelere mal olduğu.

Ağaçsız şehirlerde solunum yolları ve diğer bir çok fiziksel ruhsal sorunlar...

Bunları zaten biliyorsunuz.

Peki ne yapmalı?

Bir kaç önerim olacak. Okudum bazı yazılardan ilham alarak paylaşıyorum:) Bunlardan çok daha harika öneriler projeler çıkacaktır. İlham olması dileğiyle...

EĞİTİM BAKANLIĞI/ÇALIŞMA BAKANLIĞI

Eğitim Bakanlığı kanalı ile tüm ilk orta öğretimde Bahçecilik derslerine yeniden başlanması.  
Kompost (evsel atıklarla zenginleştirilmiş toprak) yapımı ile tüm ülkede toprağın çocuklar ve gençler aracılığı ile zenginleştirilmesinin sağlanması. Evsel atıklar toprağa gömüleceğinden belediyelerin çöp yükü de azalmış olur.  Ödüllü kampanyalar ve benzeri etkinlikler olabilir. Senede bir gün KOMPOST GÜNÜ olarak okullarda kutlanabilir. Ya da TOHUM GÜNÜ...Okullarda tohum , ekim, doğal döngü , yağmur hasatı gibi temel bilgiler öğrencilere verilir. Kadim bilgilerin nesilden nesile aktarımı gerçekleşmiş olur. Hatta hafif izcilik konuları da eklenebilir. Her çocuk doğa da tek başına nasıl var olabileceğini öğrenir. El oğlu bunu eğlence ya da fantezi olsun diye yapmıyor. Vatandaşlarının olası bir krizde kendisini besleyebilecek donanıma sahip olması için yapıyor. Hatta geçenlerde Rusya halkına arazi dağıtmaya başladı. Bu şu demek. Ben artık gıdanızın garantisi olamam diyor devlet. Kendin ek kendin ye devri başlıyor olabilir...


Yurtdışında bu tarz derslerin sonucunda öğrencilerin daha sağlıklı gıdaları tercih ederek daha sağlıklı beslendikleri gözlemlenmiş. Doğa ile bağları yeniden tesis edilen gençlerin uyuşturucu ve diğer alışkanlıklardan daha kolaylıkla kurtulduğu raporlanıyor.

Eğitmen açığı da ziraat mezunu bir çok gencimiz ile kapatılabilir. Tüm ülkede açılacak BAHÇECİLİK  dersi için  ziraat fakültesi mezunu arkadaşlar görev alabilir. Her ilde üniversitelerle birlikte bu arkadaşlar ortak projeler oluşturabilir. Bu arkadaşlar aracılığı ile KENT BAHÇELERİ için yerel yönetimlerle koordineli bir seferberlik ilan edilebilir.

İÇİŞLERİ BAKANLIĞI

Malum mültecilerin durumu hepimizin içini yakıyor. Hukuksal süreci bilemiyorum ve fakat eğer burada kalma durumları olacaksa terk edilmiş köylere yerleştirilip tarım/havancılık eğitimleri verilebilir. İnsan onuruna yakışır şekilde yaşıyabilmeleri ve toplumun tümüne fayda sağlıyabilecekleri bir durum yaratılmış olur.

AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR  BAKANLIĞI

Sokaklarda yaşamak durumunda kalan  çocuklarımızı, sosyal hizmetlerdeki çocuklarımızı doğa ile bağlarını yeniden tesis edilerek kazanabiliriz.Bahçecilik eğitimleri verilebilir, doğa da kendi başlarına vakit geçirecekleri ortamlar sağlanarak içsel olarak şiflanadırılmaları sağlanabilir. Belirli projelerde sorumluluk  almalarına fırsat verilerek bir amaç ve sorumluluk dahilinde  toplumun parçası kılınabilirler.

ADALET BAKANLIĞI 

Yurtdışında mahkumların rehabilitasyonu ve yeniden topluma kazandırılmasında hapishane içinde bahçe oluşturuluyor. Kendi giderlerini karşılıyor bahçe ve hatta elde edilen gelir ile sosyal projeler destekleniyor. Doğa iyileştiriyor insanları ve dışarı çıktıklarında isterlerse bahçıvanlık yapabiliyorlar ya da kendi gıdalarını yetiştirebilecek bilgi ve donanıma sahip oluyorlar. Nette bir çok paylaşım var.



TARIM BAKANLIĞI/ÇALIŞMA BAKANLIĞI

Hindistan karar almış. Şehirlerdeki kötü hava ve işsizlik ile baş etmek için 2 Milyar ağaç dikilecek.300.000 genç iş sahibi olacak. Aşağıdaki linki inceleyebilirsiniz.

http://www.treehugger.com/environmental-policy/india-plant-2-billion-trees-along-its-highways.html




Müthiş yaratıcı bir proje değil mi? İşte her zaman niyet önemli! Her şey mümkün ve her şekilde kaynak var.

Biz de iki bakanlık aracılığı ile böyle bir seferberlik yapabiliriz. İşsiz sokaklarda amaçsız dolaşan kim olduğunu neden burada olduğunu sorgulayan bir çok gence ufuk açmış rehberlik etmiş oluruz.

Aslında tüm bu finansal krizler, nükleer kazalar, doğal afetler, savaşlar bize tek bir şey söylüyor.

Yeryüzünde bozulan dengenin yeniden yapılandırılması için daha çok ağaç ekmeli , daha çok insanı doğa ile bağlantısını yeniden tesis etmeliyiz.

Çok zaman yok üstelik!

Bu sabah uyanırken sadece 10 sene var ve ağaç dikmeliyiz hissi ile uyandım. 10 seneyi ben bildiğimiz anlamda dünya için 10 sene olarak algılıyorum. 

Ülkemizde son yıllarda yaşananlara bakarsak bu önerilerin pek bir karşılık bulamıyacağını düşünebilirsiniz.

Ancak şunu hatırlatmak isterim devlet kurumlarına da . Bugün bu adımı atamazsak yarın fiziksel ve ruhsal yaşanan sağlık sorunları nedeniyle ülke bütçesini tutturmanız mümkün olmaz. Daha hastalıklı ve fakir bir toplum oluruz ki kimse size inanmaz...Hatta eğer bilim insanlarının öngörüleri gerçekleşirse seçim yapılacak ülke oy verecek seçmen bile kalmayabilir.

Elbette bu bir seçim! Çok sevdiğim bir sözdür...Bir şey çözülmüyorsa çözülmesi istenmediğindendir

1 Kasım 'da yapılacak seçim geleceğimiz için çok önemli gerçekten. Seçim bildirgelerinde ben şahsen Yeşil Türkiye vizyonunu arayacağım.

Huzur barış bolluk dostluk sevgi sağlık üzerimize olsun.

Sevgiyle




3 Ekim 2015 Cumartesi

Kadının Arayışı Üzerine

Malum çok yazılıp çizilmiş bir konudur bu.

Bir kadın bir ilişkide neye ihtiyaç duyar? Hangi durum ve hallerde kendi varlığını açar? Ne zaman ve nasıl ilişkilenir bağ kurar? 


Burada ifade edeceğim düşüncelerimi , sadece ve sadece  kadınların daha derinde yatan bir arayışlarına dikkat çekmek  ve hatta varoluş nedenimizi birlikte düşünmek adına paylaşıyorum.

Kadınlar sözünden "döl alacak" bir erkek arar  içsel olarak. Bilinçsizcedir bu arayış çoğunlukla ancak kendini az çok tanıyan birazcık da olsa gelişmiş bir kadın bunu bilinçli bir şekilde arar ve kalben buna ihtiyaç duyar. Ancak o zaman tam doyum yaşar.  Jung buna "Logos Spermatikos" yani dölleyici söz demiş. Yani kadın kendi varlığından ilham alarak varoluşunun başka bir veçhesine doğru harekete geçecek,  kendi ruhundan ışığından döl alacak bir erkeği arar, arzular. Yaratıcılığını ateşleyebileceği bir erkeği!  Kadının varlığından esinlenerek  yeni bir sanatsal ürün, yeni bir iş modeli, yeni bir yaşam tarzı , yeni bir felsefe gibi  yeni bir yaşam deneyimine ve dolayısıyla  yeni bir benliğe doğabilecek  bir erkeği arar. Kadınlardaki bu içsel arayış kolletif olarak  ruhsal evrimimizin  bir parçasıdır ve her kadın özünde bunu yaşama doğurmak için buradadır. Bunu gerçekleştirebilmiş kadınlar canlı çoşkulu neşeli ve doyumlu bir varoluş halinde, yaşam ırmağında çoşkuyla akarlar.

Kadınlar erkekte duygu düşünce ve davranışlarında uyuma ihtiyaç duyarlar. Karşısında ruhsal olarak çırılçıplak olmuş kendini tamamen açabilmiş bir erkeğe duyulan ihtiyaçtır bu. Ki tam ve bütün olarak güvenebilsin kadın. Ancak böylesi bir güven oluştuğunda kadın TESLİM olabilir . İşte böylesi bir  teslimiyet sonrası da içindeki  ışığı paylaşmak ve erili ruhtan dölleyebilmek için kendini AÇABİLİR.  Erkeği içine ALIR !  Burada bahsi geçen  açılmak  fiziksel olarak açılmanın  ya da rahimin sperm  ile döl almasının  çok ötesinde bir yerdeki açılmadır.Kadındaki en derindeki ruhsal ya da enerjitik varlığın bedenin açılmasıdır. Bu şekilde kadının KALBİ canlanır ve açılır! Ve o anda KUTSAL(EZELİ/VAHŞİ)  DİŞİ ortaya çıkar! Ruhsal rahimin açılması ve erkeğin enerjitik ruhsal formda alınması ile erkeğin ruhtan doğumu gerçekleşir. Yeni bir benlik doğar! Ve bu doğumu gerçekleştiren kadın da erginleşmiştir..Her iki varlık dönüşür ve simya gerçekleşir!  

Kadın erkeğin arzusunun öznesi olduğunu bilmeye ihtiyaç duyar, nesnesi değil.

Kadın erkeğin ihtiyacını , bu ihtiyacının kendi benliğindeki karşılığını  ve kendisinin seçilmesinin nedenini duymaya ihtiyaç duyar. Ne yaşamak istiyorsun, neden buna ihtiyaç duyuyorsun ve neden Ben? Buna yukarıdaki ASIL  ihtiyaçlarının analizini yapabilmek , kutsal rahmini açıp açamıyacağını anlayabilmek adına   ihtiyaç duyar kadın! Bu açık samimi dürüst net bir iletişim gerektirir. Bunu yapabilmesi için bir erkeğin kendisi ve duyguları ile  son derece derin bir şekilde temasta olması gerekir. Kadın kendine seçim sunulmasına ihtiyaç duyar. Özgür iradesine saygı duyulmasına da. Özetle kendi özgür iradesi ile açık bir iletişim sonucu seçim yapmaya ihtiyaç duymaktadır kadın.


Tüm bunlar elbette akıl ile değil ancak derin psişemizde kendiliğinden olmaktadır.  Bu tüm varoluşun sihirli bağlarla ve güçlerle nasıl da birbiri ile bağlı olduğunun ve BİR olduğunun başka bir göstergesidir. Bizim akılsal irademizin ötesinde bir akışın, iradenin varlığının ifadesidir. Buna varoluş, doğa, evren, yaşam , enerji, ruh ya tanrı diyebiliriz! Hepsi aynı titreşim frekansını ifade etmektedir aslında.

Kadın böylesi bir bağ kurabileceği erkeği ,   ruhu ruhtan dölleyebilmek olarak tanımlayabileceğimiz evrimsel ve yeryüzü ile tüm  varoluş ile tamamen uyumlu  misyonunu gerçekleştirmek üzere arar, arzular. Elbette yaşamın elleri de yardımcı olur kadına ve erkeğe anlamlı eşzamanlılıklarla bu yolculukta!

Beni etkileyen bir alıntı ile burada noktalıyorum yazımın bu kısmını. Kalbine sahip çıkmak kısmını da "kalbin için orada yanında olmak" "presence for your heart"  anlamında yorumlayın lütfen. Sahip çıkmak, sahip olmak  nedense çok farklı anlamlara çekilebiliyor!

"Sadece ama sadece, erkeğin tüm varlığıyla orada bulunduğunda ve varoluşunun bütünlüğüyle senin kalbine sahip çıkmaya ant içtiğinde, teslim olmaya razı olursun. Ve o, ancak sen teslimiyete açılmaya istekli olduğunda ve kalbinin ışığını ve sadakatini aşkın özlemi olarak sunduğun zaman, mevcudiyetini sunarak sana bağlanmaya istekli olacaktır."
Sevgili Yârim, David Deida


Şimdi yazımı başka bir yere taşımak istiyorum!

Kadını yok sayan, kapatan, kadın erkek ilişkilerine mesafeli ve hatta yasaklayan tüm toplum ve inanç sistemleri , kadının bu rahim gücünden ve misyonundan korktuğu için ve tamamen evrime,  ruha karşı olacak şekilde yapılanmışlardır.

Zira bilincin evrilmesi insanların özgürleşmesi demektir ve bu gücün paranın bazılarının ellerinden gitmesi anlamına gelir.

Güç ve paranın belirli grupların elinde tutulması için, toplumların kontrol edilmesi baskılanması manupule edilmesi gerekir. Bunun yöntemlerinden biri de yukarıda bahsettiğim nedenlerden ötürü kadının kutsal rahmine hükmetmektir!

İşte bundandır dünyanın her yerinde ataerkil sistemin, doğum kürtaj konularına kadının adına kararlar verme hevesi. Kaç çocuk doğurması gerektiğini ile ilgili açık arttırma yarışları!

Kadınlar olarak rahimlerimize sahip çıktığımız gün, kendimizi gerçekleştirmiş olacağız! Ve ancak o zaman BARIŞ için bir umut olacak.

Ancak o zaman ataerkil düzene bir dur diyebileceğiz...

Ne oğullar ölecek güç ve para hırsı için, ne de kadınlar öldürülecek dünyanın dört bir yanında.Ne de doğa ve hayvanlar şiddete maruz kalacak.

Özetle kadınlar ve erkekler sevgi ile içten bir şekilde birbirlerine açılabilirlerse bir şeylerin değişmesi için umut var yeryüzünde...

Yeryüzünü bizler iyileştireceğiz!

Başka kimse yok!

Kadın erkek ilişkilerinde günlük hayatımızdaki her bir düşüncemizle her bir duygumuzla ve her bir davranışımızla ya yıkımı ya da yapımı (şifayı iyileştirmeyi) destekliyoruz.

Her olmuş ve  olmakta olanın,  yarın yaşanacak olan  ortak geleceğimizi yarattığını hep hatırlayalım.

Tek bir enerji alanında yaşıyoruz. Bir nevi enerjitik bir dokuma halı gibi düşünün bunu.

Kesikler, kopukluklar, çürükler , yırtıklar bir çok açılmış "yara" var bu halı üzerinde.

Şimdi bu yaraları yeniden sevgiyle dokuyabilir  ve gerekli tamiri sağlıyabiliriz.

Her an bu enerjitik halı üzerinde şifaya yönelik yeni bir ilmek atmamız  dileğiyle!

Sevgiyle











23 Eylül 2015 Çarşamba

Blessful Day


Equinox Blessings to all!

Yes miracles do happen and yes there is magic in LIFE.

I remembered it with all my being  when I saw this imagine this morning.

I do not why and  how the imagine took me in to deep deep oceans!

Who knows it may be a very good sign on this blessfull Equinox!

Let love balance peace harmony light  and abandon be with all of  us...

Love,

The Blue Mermaid








x

19 Eylül 2015 Cumartesi

Journey of a Little Shrimp

I beleived that Jumbo Shrimp is a seperate being or  creation.

But not!



They became Jumbo Shrimp in time.

The fundamental question arise as like, but  how ?

Well little shrimp can not fit its shell anymore when the time ripe and it cracked its shell.

No idea if it happens by its will power or by nature! May be both are same anyway...

Than our little shrimp become  naked and severly  vulnarable until it creates another bigger and stronger shell.

And it keeps on like that again and again. Untill it reaches its biggest shell . Or best version of existence!

When I learnt this , I really became thoughtless. My mind blow away!

It explain how we feel exactly when we left our comfort zone and go for much wider existence on our journey.

Unless and untill we let go all old patterns just like small shell and accept vulnarability , infact allow to be vulnarable than there is  no way  for a NEW SELF.

We can create a new self by being vulnarable. By ALLOWING  being vulnarable.

Infact there is nothing to be fear of.  Fear is just an illusion!

It is painful sure! So much sensetiveness,  full of misunderstandings, someminor  health issues, breathlessness , lack of memory, some confusion, lack of eye sight etc  and so many may arise. These are all illusive and temporary.

I beleive these are the days personally and collevtively we are naked! Completeley vulnarable for our better self. For better personal self, for better community, for better country, for better world!

Some calls these period  as chaos!

But sure it will be pass away soon.

We are part and parcel of the nature and all out there has a message for our journey and/or evolution.

Just like  catterpillar become butterfly , sea star regenerate its fingersand,  lots of other examples are out there.

We just need to be patient, live in the moment and be near nature with full awakened awarness!

So let the magic of spirit do its work!

With love

13 Eylül 2015 Pazar

GÜNÜN SÖZÜ / WORD OF THE DAY

Embrace the one whom you have real fun and become naughty as much as you can in all your ages!



Tüm yaşlarında yaramazlık yapacağın ve gerçekten eğleneceğin kişiye sıkıca sarıl!






x

Sadaka Taşı'nın Hatırlattıkları

Ben doğma büyüme Salacak İmrahor'luyum!

Salacak Plajı'nı bilirim evet:) Salacak'lıyım dediğimde ilk sorulan soru bu olduğundan  bende  önceden cevap vereyim dedim.

İlkokulda iken sınıf arkadaşlarımızla ve annelerimizle öğleden sonraları plaja giderdik. Yanımıza yiyeceklerimizi dahi alırdık. Soyunma kabinleri vardı bildiğiniz ve de evden mayo ile bile gidildiğini hatırlıyorum.

Neyse konumuz bu değil.

Bugün İmrahor 'daki İmrahor Cami önünde gördüm bu taşı. Fikren biliyordum ama cismen görmemişim demek ki daha önce.

Sadaka Taşı restore edilmiş ve fakat aktif kullanımda değil malesef.




Çok çok eskiden her cami önünde varmış sadaka taşı. Taşın tepesinde bir delik olurmuş ve bir de kapağı varmış. Sadaka vermek isteyen ne kadar bağış yapacak ise buraya bırakırmış. 

İhtiyacı olanlar da gelip sadece "ihtiyacı kadar" alır gidermiş. Zerafet o ki veren ile alan bir birini görmez bilmezmiş. Yaşlı bir dede geçiyordu o durup anlattı. 

Bugünün şaşalı bağış kampanyalarını düşününce! Nezaket ve incelik ayarlarımızda ağır tahribatı görebiliyor insan.

Şimdi böyle bir sisteme geri dönülse nasıl olur acaba? Bırakılan para çalınır mı diyorsunuz?

İşte asıl ironi burada!

Çok zengin değilken ya da lüks tüketim ile tanışmamışken daha mı bir tatminkardık acaba? Materyalizm kapımızı 1980 'lerde çaldığından beri daha çok tüketiyoruz ama daha da arttı değil mi tatminsizliğimiz? Ne kadar çok tüketirsen o kadar açlık çekiyoruz. 

Çünki gerçekten beslenmiyoruz. Bu beslenme dışarıdan olabilecek bir şey değil üstelik. Ev araba yat kat uçak gemi uzay aracı yok yok bir türlü doymak bilmeyen bir parça var içimizde sanki. Kara delik gibi mazallah!

Ancak ve ancak ruhumuzla, asıl kaynağımızla bağ kurabilirsek içsel olarak tatmin duyabileceğimizi söylüyor bilge insanlar. Bunu biliyorum çünki gördüm.

1999 ile 2000 yılları arasında Hindistan'da  Mumbai Pune'de yaşamıştım. Bir sitede oturuyordum ancak evin hemen dışında teneke evlerde yaşayan aileler vardı. Bu evlerden birinde 10 yaşlarında bir kız çocuğu ve küçük kardeşi yaşıyordu.  Bu kız çocuğu her işi yapıyor ve kardeşine de bakıyordu. Anne evlere çalışmaya gidiyor baba da muhtemel bir çok işte çalışıyordu. Hindistan'da üzüm zengin meyvesidir. Muz çok ucuzdur ve herkes ulaşabilir. Hamile idim ve canım üzüm çekmişti. 2-3 salkım üzüm almış eve gelirken kızla karşılaşmıştım. Kızın  kucağında da erkek kardeşi vardı. Gülümsedi bana selam verdi! Ben de bir salkım çıkarıp üzüm verdim. Teşekkür etti. Salkımlar küçüktü ve yetmez ikisine diye düşünüp bir salkım daha vermek istedim. Kardeşi için. Elini sallayıp "yeterli " dedi kendi dilinde. Bu arada biraz Marathi sökmüştüm. Alışveriş yapacak ve selam sabah alacak kadar diyelim. Sarsıldım kızın bu olgun davranışından. Tanrım nasıl bir tatminkarlık olgunluktu bu? Çok çok  etkilendiğimi hatırlıyorum.Gözleri ve gülen yüzü hala aklımdadır bu minik kızın.

İşte bir şey yapmaya şöyle böyle eğitimlerden geçmeye şu bu kişi olamaya gerek yok kendi özünden ruhundan beslenen insanlar için. İçsel olarak tatminkar erdemli olgun bir ruh duruyordu karşımda. Ne diyebilirim şükrediyorum varlığına ! Ve de teşekkür ediyorum İmrahor'daki sadaka taşına ki bu güzel ruhu hatırlattı bana.

Sevgiyle,














6 Eylül 2015 Pazar

Moda'da Bir Eywa Ağacı

Evet doğru okudunuz.

Moda'da bir Eywa ağacı var! Hem de geçen kıştan bu yana.



Avatar filminden esinlenerek tamamen doğa dostu bir mekan olarak düzenlenmiş bir mekan burası.



Ev yapımı organik yiyecekler çok lezzetli. Hele bir de pestolu özel tost yok mu? Hayır demek mümkün değil söyliyeyim.



Kahve ve özel çaylar da mekanın vazgeçilmezleri. Ben baharatlı sütlü çatı pek bir seviyorum.

Tatlı sevenleri de sevindiriyor Eywa!



EKO IQ dergisini duymuşsunuzdur. Türkiye'nin ilk yeşil iş ve yaşam dergisi! Eywa'da her masada  en son sayısı sizinle tanışmak için bekliyor.Dünyadan ve ülkemizden en son haberler ile günceli yakalayabilirsiniz.  Zihninizi ciddi esnetecek ve ilham verecek  bir yayın gerçekten! Derginin sahibi ve genel yayın yönetmeni  Barış Doğu  da  Eywa dostlarından.




Mekanın sahibi benim sektördaşım Sema Hanım eski bir sigortacı,  iki çocuklu bir anne. Son derece nazik sevecen ve hoş sohbet bir arkadaş sizi bekliyor Eywa ağacının altında!

Ana mesajı mekanın "yaşama bağlan"...

Ancak o zaman olduğumuz kişi olabilir ve huzur ile varoluşla uyumla akabiliriz yaşam ırmağında değil mi?  İnanın canınız sıkkın ise keyifiniz yok ise kendinizi kaybolmuş hissediyorsanız , bu mekan sizi yeniden bağlıyor kendinizle! Bir neşe bir keyif geliyor insana...Kesin bilgi!

Eywa Ağacı Hayat Ağacı'nın  bir versiyonu olsa gerek diye düşünmüşümdür hep.

İşte burası seni sen ile yaşam ile yeniden buluşturan sihirli bir mekan.

Kimbilir belki sizinle de  bir gün yollarımız Eywa ağacının altında kesişir ve de bir soluk  ruhlarımızı dinlendirir, sohbet ederiz havadan sudan insandan hayattan?

Sevgiyle,



22 Ağustos 2015 Cumartesi

Aşık Bir Sardunya

Eğlenceli ve bir o kadar da düşündürücü bir yazı olacak bu.

Lise yıllarında matematik, fizik ve kimya dersleri için tam 3 yıl dersaneye gitmiştim. Son sınıfta bir de üniversite hazırlık kursuna gitmiştim. Bayağı ciddiye almışım yani durumu anlıyacağınız.İşte desrhanemizde İngiliz bir biyoloji öğretmeni vardı. Şimdi size yazacağım konuyu bizzat bizlere ta o zamanlar anlatmıştı.

Evet diyeceğim o ki bitkiler uyuyorlar, korkudan bayılıyorlar,çığlık bile atıyorlar. Balkonunuzdaki bitki siz kilometrelerce uzakta olduğunuzda canınız yandığında üzülebilir, mutlu olduğunuzda sevinebilir. Güçlü hafızaları var. Onlara kötü davranan yapraklarını koparan , işkence yapan insanları tanıyorlar ve yanlarına gelince çığlık atıyorlar.

Bunun ötesinde sizinle bağlantı kurup, nerede olursanız olun sizinle bağlantıda kalabiliyorlar. Bitkilerin sorun çözme yetenekleri çok yüksek. Sayı sayıp çarpma bile yapabiliyorlar.



En çarpıcı olan ise insanların 5 temel duygusu yanısıra , bitkilerin 20 farklı duygusu var. Evrimsel açıdan bizlerden milyonlarca yıl önce başladılar yürüyüşlerine. Nem ölçme, yerçekimini fark etme, elektrik magnetik alanları tespit etme gibi fazladan duyulara sahipler. Hatta elektrik ve biyolojik sinyalin yanısıra titreşimle bile iletişim kurabiliyorlar.Bu anlamda bizlerden daha gelişkin varlıklar diyebiliriz.

İşte bu iki kitap bu konuları detaylı bir şekilde inceliyor. Biri de Türkçe yayınlanmış!

Buradan elbetteki ağaçlara geleceğim. Bir kaç not düşüyorum şimdi.

Avatar filminde hatırlarsınız Eywa ağacı çevresinde toplanıp  Navi 'ler birbirleri ile bir nevi enerjitik bir network bağ kuruyorlardı. BİR oluyorlardı ulu ağacın huzurunda.

Eski Kelt toplumlarında insanlar koruluklarda ağaçlıklı bölgelerde buluşurlarmış. Benzeri bir enerjitik bir networking yapılanması oluşturulduğunuu düşünüyorum. O dönemin kötü kalpli güç sahipleri de  bu toplantılara engel olmak için  ağaçları yok ederlermiş. Dünyanın heryerinde üstelik!

Bir de Kozmik Ağaç Terapisi diye bir çalışma duymuştum. Ağaçlara 1 m yaklaşınca onların frekanslarının auralarının içine giriyoruz ve şifalandırıyor ağaç insanları. Her anlamda!

Bir araştırma da  ormandaki ağaçların birbirleri ile elektromagnetik titreşimler şeklinde bir network gibi iletiştikleri tespit edilmişti.

Kendinizi düşünün. Doğa da bir ağacın altında oturduğunuzda daha olumlu ve yapıcı olduğunuzu gözlemlemişsinizdir.

Özetle ağaçlar/bitkiler  ve insanlar tüm varoluş arasında gözle göremediğimiz bağlar var.

Bu bağ nörolojik duyusal bir bağ hatta  ve ancak şu andaki teknoloji ile bunu göremiyoruz.

Bir süredir sürekli kalp şeklinde ağaçlar çıkıyor karşıma. Bir kaç fotoğrafı aşağıda paylaşıyorum.

Kalp şeklinde bir kırmızı erik ağacı...



                                          Kalp şeklinde bir erguvan...

Daha bir çok foto daha var!

Sordum kendime ağaçlar ne anlatmaya çalışıyor diye?

Elbette "sevgi" idi mesaj.

Ağaç sevgidir!

Sevgi bir duygu değil bir bilinç, enerji, titreşim , frekanstır.

Evren, varoluş, yaşam, tanrı sevgi ise ağaçların burada çok önemli bir fonksiyonu olduğunu düşünüyorum.

Kalbimiz ruhumuzun evi ve belirli bir  frekansta titreşiyor kalbimiz. Doğada veya ağaçların yanında da olan bu. Bu frekansa uyumlanıyoruz ve şifalanıyoruz, yeniden bağ kuruyoruz özümüzle ve BİR olabiliyoruz tüm varoluşla.

Ağaçlar toplumların sevgi ile birliğini (bu enerjitik bir birlik) tesis eden ve koruyan gözlemcilerdir. Canlıdırlar. Hafızaları vardır. Bizlerden çok daha fazla gelişmiş varlıklardır. İnsanın ve tüm diğer fiziksel dünyanın varlığı ağaçların varlığına bağlıdır.

Yeşil toplumların insanlarının daha çok sanat ile ilgilendiğini ve daha gelişmiş bireyler olduğunu düşünüyorum.

Öz ile sevgi ile bağımızı koruyabildiğimiz ölçüde İNSAN olma yolunda ilerliyebilir, evrilebiliriz. Ağaçlar işte bu nedenle önemli yaşantımızda...Onlar var oldukça İNSAN olma yolunda yürüyüşümüze devam edebiliriz.

Bu bağ koptuğunda robotlaşır makineleşiriz.

Doğa Yoksunluğu Sendromu bu olsa gerek!

Ha aşık sardunyaya gelince...

Yaklaşık 15 yıl önce İtalya'dan getirdiğim sardunyalarım vardı ve onlarca kez taşınmama rağmen inatla hep benim yaşamımda var oldular. Bu kadar harekete değişime olsa olsa bana aşık olduklarından katlandılar diye düşünüyorum. Kimbilir?  En son şehirler arası taşınacağım zaman kıyamadım onlşara ve  oturduğumuz evin bahçesine ekip hediye ettik komşularımıza. Şimdi zaman zaman ziyaret ediyorum onları. Söz haftaya yine uğrayıp hatırlarını soracağım!

Sevgiler





21 Ağustos 2015 Cuma

Tanrıçalar Okulu

İlknur Yüksel 'in hazırlayıp sunduğu bir eğitim idi Tanrıçalar Okulu. Geçtiğimiz bahar aylarında katıldım.



İlknur ile yaklaşık 3 yıldır tanışıyorum ve gerçekten mucizeler yaratan bir psikoterapist kendisi. Travma ve çift terapisiti . Hem İzmir 'de hem de İstanbul'da kabul ediyor danışanlarını. Facebook da da sayfası var!

Tanrıçalar Okulu içimizde altı tanrıçanın varlığından bahsediyor.  Afrodit, Hera, Artemis, Demeter, Athena ve Persephone. Herbiri birer benlik parçamız aslında. Ya da arketipler diyebiliriz. Sevgili olan ilham veren oyuncu yaratıcı  sanatçı ruh Afrodit ile,  evlilik içindeki  eş olarak Hera ile, doğa ile iletişimde olan kendine yeterli Artemis ile, çevresinde çocuklarla  şefkatli anne Demeter ile, kariyer yapan kendini gerçekleştiren mücadele eden savaşçı Athena ile, mistik güç ve sezgileri olan ve hatta gölgelerimizi kapsayan Persephone ile karşılık buluyorlar.



Tüm bu benliklerimiz yaşamımızın bazı dönemlerinde öne çıkabiliyor ya da bazılarımız için sadece birini ya da birkaçını ifade edebiliyoruz yaşamımız boyunca. Ancak  herbiri ifade edilip doyurulduğu zaman doyumlu ve mutlu bütünlenmiş bir kadın olarak hissedebiliyor kadın denen varlık kendini!

Ancak şimdi çok daha iyi anlıyorum eğitimin ana mesajını!

Nasıl mı?

Dün nerede ise tüm gün Maçka parkında bir ağacın altına serdiğim örtünün üstüne uzanıp gazetelerimi kitaplarımı okudum. Oğlum İTÜ Bilim Okuluna gidiyor ve  ben de soluğu genelde ya Maçka Parkı'nda ya da  Atatürk kitaplığında alıyorum şu sıralar.

Parkta Hürriyet ekinde yayınlanan  İzzet Çapa'nın Ayla Erduran ile söyleşini okudum. Onur ödülleri almış dünyaca tanınan ünlü keman sanatçımız Ayla Hanım ile inanılmaz samimi içten bir söyleşi yapmış İzzet Çapa. Uzun zamandır bu kadar samimi bir söyleşi okumamıştım.

1934 yılında İstanbul'da doğmuş Ayla Hanım ve 4 yaşında Karl Berger'in öğrencisi olarak kemana başlamış. İlk resitalini 10 yaşında Saray Sineması'nda vermiş. Söyleşide Ayla Hanım aşka ve aile kurmaya vakit ayıramadığından öykünüyordu. Yaşı seksenlere  gelmiş muazzam bir diva kendisi. Ve fakat eksik parçaların hüznünü hissettim sözlerinde. İçime işledi sözleri!



Şu sıralarda başka bir divanın Sophia Loren'in otobiyografisini okuyorum bir yandan. Bitmek üzere ve fakat inanın  bitsin istemiyorum kitap! Hayatın bir kadına sunabileceği tüm rolleri kabul edip elinden gelenin en iyisi yapmış bir kadın olarak çıkıyor karşımıza Sophia. Kız çocuğu, kız kardeş sevgili,eş, anne, kendi yeteneğini hayata geçirmiş kendini gerçekleştirmiş ,mistik kadın, bilge kadın,...Cap canlı , çoşkulu , neşeli, mutlu ve doyumlu bir kadın o!



Anladım ki tek bir benlik dahi yok sayılsa ve deneyimlenmese eksik kalıyor KADIN denen sanat eseri. Diva dahi olsan o canlılığı ve çoşkuyu  bütünlenmişlik duygusunu yakalayamıyorsun. Bir şey eksik oluyor işte!

Özetle  bu altı  benliğin, içimizdeki tüm tanrıçaların kabul edilmesi, ifade edilmesi ve onurlandırılması ile bütünleşebileceğini anladım.

Sonra kendi hayatıma baktım!

Hangi tanrıçayı yok saydığıma, baskılayıp hatta gizlediğime  veya yeterince ifade edemediğime.

Ve anladım!

İnanın o zaman adım atacağınız yön veya önünüzdeki  seçimleriniz daha bir belirginleşiyor gözünüzün önünde.

Sizi bilmem ama beni pek bir eğlenceli ve hareketli günler bekliyor!

Sevgilerimle,




2 Ağustos 2015 Pazar

Idollerin Dansı

2008 yılında bir bireysel gelişim atölye çalışmasındaydım.

Atölye çalışmalarından birinde idolümüzün kim olduğu sorulmuştu.

İlk tepkim benim idolüm yok ki olmuştu.

Sonra düşünüp taşınıp Joan Baez demiştim!



Ne gitar çalarım ne de şarkı söylerim.En azından bu durum şu ana kadar böyle! Kimbilir belki içimde ifade edilmeyi bekleyen bir parça vardır...

Bize 10 özelliğini yazmamız söylenildi. Ben de kendime göre Joan Baez'i tanımlayan 10 özellik yazdım.

Sonra grup çalışmasındaki arkadaşlar benimle ilgili geri bildirimde bulundu. Nasıl bir insan olduğum ile ilgili.

Benim yazdığım 10 maddeden 8'ini bilmişlerdi şaşırtıcı şekilde.

Bilinemiyen iki maddeden birinin özgürlükçü  kişiliği diğerinin ise duygu ve düşüncelerini sanatsal şekilde ifade etmesi olduğunu hatırlıyorum. Bu iki maddeyi zaten beni çok iyi tanıyan kişiler bilebilirdi.

Özetle atölye çalışmasından kendimizi özdeşleştirdiğimiz, idollerimizin kendi kişilik yapımızda benlik yapımızda ne kadar etkili olduğunu öğrendik.

Hatta ben bunu daha ileriye götüreceğim.

İzlediğimiz film kahramanları, okuduğumuz kitaplar, yaşamımızda karşılaştığımız insanlar hepsi ama hepsi benlik haritamızda yerini alıyor.

Neden Joan Baez dediğimi şimdilerde düşündüm. Çok başarılı, kendini gerçekleştirmiş çok değerli bir kadın kendisi. Ancak aynı şekilde hüzünü , acıyı ve yalnızlığı çağrıştırıyor bana. Belki de bu tamamen benim ona yüklediğim bir anlamdır.Malum kendi algılarımızı ilüzyonlarımızı yansıtıyoruz insanlara.

İçsel değişime göre de zaman içinde bu idollerde değişim olabiliyor.

Nereden nereye geldiğinizin göstergesidir belki de bu! Titreşimlerimizdeki değişimin göstergesi...

Şimdilerde ise idolüm Sophia Loren!



Evet evet doğru okudunuz!

Bir kaç ay önce bir röpörtajını okumuştum. Çok etkilendim ifadelerinden!

Potansiyelini harikulade şekilde hayata geçirmiş kendini gerçekleştirmiş, aşık olduğu ve ona aşık olan bir adam ile mutlu bir evlilik yapmış, iki harika oğul yetiştirmiş (ki ilişkilerinin son derece sevgi ve uyum içinde olduğunu anlıyorum ) , hayatımın mucizeleri diye tanımladığı dört muhteşem torun ve iki olağanüstü gelin ile yaşamı daha da zenginleşmiş, bolca dost ve güzel anı ile yaşamının olgunluk dönemine gelmiş bir kadın o...

Canlı, çoşkulu, doyumlu,anlamlı, sevgi dolu  bir yaşamı kucaklamış , neşeli ve mutlu bir kadın o!

Kendinin kaleme aldığı hayat öyküsü çıktı yakınlarda.



Derhal aldım ve o derinden içtenlikle samimiyetle kalpten dökülen sözcüklerin içine bıraktım kendimi bugün.

Ne macera!

Yaşamın hepimize böyle dopdolu bir macera tanıdında güzellikler ile açılması dileğimle...

Ha bu arada unutmadan, sizin idolünüz kim?

Sevgiler,

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...