28 Nisan 2011 Perşembe

Dalyan Marina'nın Hasan Reis'i

21 Nisan 2011 çok güneşli bir gündü Hasan Reis ile tanıştığımda...Tekneleri boya için zımparalayan çalışanlar dikkatimi çekmişti...Uğradım bir kaç poz çekmek için...Sonrasının hikayesi aşağıda...

HASAN REİS VE EKİBİNDEN İKİ ARKADAŞI

Hasan Kepekli 1926 Ziverbey doğumlu deniz aşığı bir balıkçı. Annesi Şayan Hanım babası Şaban Bey. Tam 85 yaşında bir delikanlı Hasan Reis..Hani derler ya bedenin yaşı başka ruhun yaşı başka...

İran Şahı Pehlevi sülalesinden bir Acem ailesinin yanında annesi kalfalık babası ise bahçıvanlık yaparmış. İşte bu evde doğmuş Hasan Reis.

8 yaşına kadar Acemlerin yanında büyümüş.İlkokulu ,Hasanpaşa ve Zühtüpaşa İlkokullarında bitirmiş.

Ortaokul ikiden terk etmiş okul hayatını.

1934 'de Fenerbahçe'de Rumların yanında dalyancılığa başlamış. O dönemlerde Rumlardan tayfacılığı ve balıkçılığı öğrenen tek Türk'müş.


ESKİ DALYAN FOTOĞRAFLARI



1946 yılında evlenmiş ve 1948 yılında askere gitmiş. Halkalı'da üç yıl askerlik yapmış. O zamanlar üç yılmış askerlik...

Yugoslavya 'da muhtar babası olan Arnavut, Suna Kıranya Hanım ile evlenmiş.

İki erkek iki kız çocuğu olmuş. Sonra dört torunu kucaklamış. Hatta torunlarının dört çocuğunu dahi görmüş...


SOLDAN SAĞA TORUNUN ARKADAŞI, TORUN, HASAN REİS VE OĞLU KAZIM

Rumlardan ayrıldığında kendi takımını kurmuş.Sandal almış ağ yapmış...Dalyan kurmuş...Tekne çekip tekne indirmiş. Şu anda yedi kişilik bir ekibi kıyıdan yönetiyor...Hem dalyancılık hem çekçekçilik yapıyorlar. 365 gün kapıları açık herkese...Muhit insanlarının kırk teknesine bakıyorlar ayrıca...1950 'den sonra kırk sandalı varmış Nişantaşı'ndan sayfiyeye gelenlere kiralarmış bu sandalları...O zamanlar kılıç balığı yakalanırmış Marmara'da...1948 'den bu yana aynı yerde deniz sevdalıları ile yolu kesişmiş hep Hasan Reis'in...

Hasan Reis '' Marmara'da Rumların bana bıraktığı mirasla dalyanımı devam ettiriyorum'' dedi görüşmemizde.

Çocukluğu ile ilgili bir anısını paylaşmasını rica ettim kendisinden...6 yaşında iken okuldan kaçarak Atatürk'ü Belvü Gazinosuna kadar takip ettiğini anlattı...


ESKİLERDEN BİR ANI

1938 'de Atatürk vefat ettiğinde Dolmabahçe Sarayı'na gitmiş naaşı ziyaret için...Her nedense girememiş ziyarete...Cenazeye tüm devletlerin gemileri gelmiş ve Marmara'da demirlemişler...Sonra Atatürk'ün naaşı denizde taşınmış İzmit'e kadar...Arkasından da tüm devlet gemileri takip etmiş Atatürk'ün naaşını taşıyan gemiyi...Hasan Reis gemi konvoyunu Fenerbahçe kıyısından ta gemiler gözden kaybolana kadar seyretmiş...Uğurlamış Ata'sını kendi gönlünce...Ben de bu şekilde Hasan Reis'ten öğrenmiş oldum naaşın ilk etapta denizyolu ile taşındığını...

''İtalyan Rum Yahudi arkadaşlarım vardı. Top oynardık'' der Hasan Reis o günleri özlediği gözlerinden belli...

Hasan Reis'den yaşadığıma değdi dediği bir yaşam deneyimini paylaşmasını rica ettim.

Eşi ile büyük bir aşkla evlendiklerini ki beş sene aşkının peşinden koşmuş Hasan Reis, çok mutlu olarak yirmi beş seneyi birlikte devirdiklerini paylaştı...Ne yalan söyliyeyim çok etkilendim ...

Malesef 58 yaşında bir oğlunu kayıp etmiş...Sesinden hüzünü yakaladım...

Ama hemen sonra ''Ne varsa burada var. Hayat güzel şey.Kendine bakacaksın'' dedi denizi güneşi dostları göstererek...

Yunanistan'dan İngiltere'den ve Fransa'dan eski dostlar gelip ziyaret edermiş senede bir kaç kez...

Gençlere '' Çalışıp para kazanacaklar. Paralarını tutup ihtiyarlığı ve orta yaşı düşünecekler.Ev ve iş sahibi olacaklar'' şeklinde bir öğüt verdi...

Hamsi ve kırlangıç balıkları için ilginç bilgiler edindim...Bir tek hamsi balığı 80 bin yumurta yumurtlarmış. Kırlangıç balığı erkekli dişili dolaşırmış. Bu nedenle olta ucunda iki iğne olurmuş...Aile bağı en güçlü balıkmış kırlangıç balığı...

Edip Cansever, Kamuran Yüve ve Selahattin Pınar rakı sofrası arkadaşlarından bazıları Hasan Reis'in...

Balıklı ekmek ve çay ikram ettiler...Hepsini afiyetle indirdim mideye...Hasan Reis kapılarının çaylı balıklı sohbet için herkese açık olduğunu söyledi.

Mutlaka uğramalı ve bu İstanbul beyefendisi ile tanışmalısınız...

Bu arada ekibinde bir de Hasan Kaptan var Hasan Reis'in. Mayıs sonu gibi teknesini kirayalabiliyorsunuz...Azami 10 kişi alıyor tekne...Yemek hariç günlüğü 500 TL. Yani kişi başı 50 TL oluyor...Yemek içki size ait...Tüm gün adaların oralarda gezinip denize girip piknik yapmak mümkünmüş...Kıyıya bile çıkılabiliyormuş bazen...Ben kesin bir organizasyon yapacağım bu yaz başı...

Kesinlikle benim için son derece keyifli ve dolu dolu bir gündü...

Sevgilerimle,

Hasan Reis Dalyan Marina Çekek Yeri
0216 385 50 25 0535 333 58 15

Tekne Tur için;
Hasan Kaptan
0534 898 89 50

22 Nisan 2011 Cuma

Bütünsel Kinesiyoloji (PİKİ)

Kinesiyoloji 1960 'lı yıllarda Amerika'da fizyoterapist Dr Goodheart (Ağustos 18,1918-Mart 5 2008) ile başlıyor yaşamına.


Dr John Goodheart


Daha sonra eğitim, psikoloji , iş yaşamı gibi birçok alanda yaygın uygulamaları oluyor. Bugün dünyanın birçok ülkesinde aktif olarak uygulanan bir yöntemdir. Türkiye'de Nil Gün bir çok alanda uygulanan yöntemleri inceleyerek Kinesiyoloji 'ye bütünsel bir form kazandırmış ve PİKİ eğitimlerine ve uygulamalarına başlamıştır.


Nil Gün


Kinesiyoloji'ye göre kaslarımızdaki yaşam enerjisinin gücü, değişik duygu hallerinde, olumlu olumsuz inançlarda, hoşlandığımız hoşlanmadığımız şeyleri hissettiğimizde, doğru ya da yalan söylediğimizde farklılık gösterir.

Kaslarımızdan aldığımız farklı tepkiler ile bilinçaltımızdaki inançlarımızı test ederek sorunların olası kök nedenlerini tespit edebiliriz.

Bilinç ve bilinçaltı çatışması bizi hedefimize ulaşmakta sabote eder.

Örneğin kişi farkında bile olmadan kendini veya başkalarını cezalandırmak için hasta olmayı seçebiliyor. Ailesinin sağlık haritasına inanıp aynı hastalıkları kendinde yaratabiliyor. Ben zaten yapamam başaramam inancına sahip kişi kendi gelişimi için önüne gelen anlamlı fırsatları objektif değerlendirmiyor ya reddediyor ya da reddettirmesini gereken olaylar yaratıyor hayatında...Harika bir işe başlayabilecekken hamile kalmak gibi... Kişi işini sevmiyor ve korkuları nedeniyle de ayrılamıyorsa bu sefer hatalar yapmaya başlıyor ki işveren onu işten çıkartsın..

İşte birçok alanda kullanılan farklı kinesiyoloji teknikleri uygulamalarını içeren PİKİ teknikleri ile, bizi engelleyen olumsuz inanç kalıplarımızı belirleyip bunları iptal ederek yerine yeni olumlu ve hedeflerimizi destekleyici inanç kalıplarını ekebiliyoruz bilinçaltımıza.

Türkiye'de Kuraldışı Eğitim ve Danışmanlık bünyesinde verilen açık eğitimlere Genel Cerrah, Fizyoterapist , kadın doğumcu gibi medikal kimlikli bireyler giderek artan bir şekilde katılmaktadır.


PİKİ 'nin faydalarını kısaca şu şekilde tanımlayabiliriz:

Bizi sabote eden bilinçaltı inançlarını değiştirmemizi sağlar.
Ruh Zihin Beden dengemizi korur.
Yaşam enerjimizi arttırır.
Sağlığımızı korumamızı sağlar.

Bu yöntem ile kurumlara iki şekilde fayda sağlayabiliyoruz.

PİKİ 'yi bir koruyucu sağlık yöntemi olduğundan sağlık sigorta hasarlarının yönetiminde kullanabiliyoruz.

PİKİ’nin bireylerin günlük yaşamına dahil olması ile birlikte ayakta tedavi masraflarında anlamlı düşüş gözlemlenecektir. Keza potansiyel yatarak tedavi masraflarının yönetimi için de son derece etkili bir yöntemdir.


PİKİ , bir teşhis ya da tedavi yöntemi değil, önde gelen koruyucu sağlık yöntemidir.

Kurumların yönetmek istediği en önemli konulardan biri olan mazaret izinlerininde de belirgin düşüş gözlemlenecektir. PİKİ , Devamsızlık Yönetimi konusunda da etkili bir yöntemdir.

Günlük 4-5 dakika içinde kolaylıkla uygulanabilen tekniklerle, antidepresanlar, ağrı kesiciler, vitaminler, uyku hapları gibi rutin ilaç alımlarını minimuma indirmek, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek , enerjimizi ve motivasyonumuzu yükseltmek mümkündür.

Diğer boyut ise Performans Yönetimi ile ilgilidir...

Hayatımızda isteklerimizi, hedeflerimizi ancak bilincimiz ve bilinçaltı inançlarımız birbiriyle örtüşüyorsa gerçekleştirebiliriz. Dolayısıyla PiKi’nin temel amaçlarından biri de bilinç ve bilinçaltı inançlarımızı birbirini destekler hale getirmektir. Bir çalışan başarılı olmak güçlü olmak ya da para kazanmakla ilgili olumsuz inanç kalıplarına sahipse önüne gelen birçok gelişim fırsatını ya da önemli bir projeyi farkında olmadan tamamen bilinçaltının kontrolü ile sabote ederek reddedebilecektir.

İnançlarımızın yüzde 90'ı 0-6 yaşları arasında ekilen bilinçaltı kayıtlarımızdan oluşmaktadır. Bilinçli inançlarımız sadece yüzde 10'dan ibaret.
Seçimlerimizin, sevdiğimiz sevmediğimiz şeylerin, davranışlarımızın temelinde bilinçaltı inançlarımız etkilidir.

Biz yöneticiler olarak çalışanlarımıza verdiğimiz yeterlilik bazlı eğitimlerle ancak bu yüzde 10'luk kısma dokunabiliyoruz.

Ancak çalışanlarımızın bilinçaltına, korkularına, duygusal stresleri ya da paradigmalarına dokunup bireysel ve dolayısıyla kurumsal hedeflerinin önlerindeki engelleri çekerek yaratıcılıklarını ve potansiyellerini olabilecek en iyi şekilde ifade edebilmelerini diğer bir deyişle kendilerini gerçekleştirmelerini sağlayabiliriz.


PERFORMANS = POTANSİYEL - ENGELLER denklemindeki engeller, kişinin korkuları, olumsuz düşünce ve inançları, duygusal stresleri , dikkat zayıflığı, motivasyon düşüklüğü, negatif ve olumsuza odaklı yapıları, bellek/zihin güçsüzlüğü gibi içsel engellerdir.

Günlük iş yaşamımızda otomatik pilot örneğinde olduğu gibi kişi farkında bile olmadan tüm bu ''gözlükler'' ile işiyle ilgili kararlar veriyor, değerlendirmeler, seçimler yapıyor. Kişilere olaylara süreçlere ''gözlüksüz'' bakabildiğimiz oranda objektif , bütünsel bir bakış açısı ile verileri daha iyi algılayıp değerlendirip olabilecek en doğru/gerçekçi sonuca ulaşabiliriz.

Dört günlük eğitim programı ile kişi öğrendiği teknikleri/uygulamaları günlük yaşamına sokabildiği ölçüde daha enerjik ve iyimser, motivasyonu yüksek, daha objektif ve doğru karar alabilen, yaratıcılığını ve potansiyelini daha çok ifade edebilen, daha mutlu ve verimli bir kişiliğe doğru önemli bir adım atıyor oluyor...

PİKİ gerçekten mucizevi bir yöntem...PİKİ ile gerek kurumsal olarak gerekse de bireysel olarak yeniden yapılanma ile performans ve motivasyonu arttırarak yaşam çoşkusu ile dolmak mümkün...

2008/2010 arasında Kuraldışı'ndan aldığım eğitimlerle ben de PİKİ eğitmenliği ve danışmanlığı sertifika programlarını tamamlamış bulunuyorum.

Sevgilerimle
Funda

21 Nisan 2011 Perşembe

Kurumsal Mutluluk Ütopya mı?

Bu soru 27 Ocak tarihinde İstanbul'da katıldığım 2. Kurumsal Mutluluk Zirvesi'nde sorulmuştu.

Zirveden aldığım bazı notlarımı ve sonrasında da konu ile ilgili görüşlerimiz paylaşacağım bu yazımda sizlerle.

Aslında oldukça ilginç bir toplantı idi. Bir çok IK yöneticisi, yatırımcı, koçluk ve danışmanlık firma yetkilileri ve hatta bir de uzay fizikçisi vardı katılımcılar arasında. Herkes aşağıdaki görüşlerde mutabıktı.
Ücretler ve diğer tüm ek yararlar çalışanları mutlu etmekte yeterli olmadığı gibi çalışan bağlılığına da hiç etkisi yoktur.Bu özellikle Y jenerasyon için çok geçerli.

Mutlu insanlar başarıya daha yakınlar...

''Bireysel Farkındalık'' ''Kurumsal Farkındalık''ın üzerindedir.
Ben bu cümleyi şöyle algılıyorum. Kurumunuzun farkındalığı ve sofistikasyonu çalışanlarınızınkinden daha yukarıda olamaz. Kurum çalışanları nasılsa , kurum da odur.

Mutlu insanların performansı daha yüksek oluyor ve bu da güçlü kurumların temeli...

İnsanlar yaşam ve iş amaçlarını kaybetti...Çok ilginç ve kesinlikle doğru bir saptama...hepimizin aslında bu saptama üzerinde çalışmamız ve odaklanmamız gerekiyor bence.

Gallup Enstitüsünün 2009 yılında yaptığı geniş katılımlı bir araştırmaya göre, çalışanların % 66 sı işlerini ‘’kitabına göre’’ yapıyor yani kendinden hiçbir şey katmıyor. Çalışanların % 23’ü ise zaten istifa etmiş durumda...

Kuru temizleme, ütüleme servisi, ofiste masaj gibi ek yararları hepsi yolda kalmış durumda...

Denilenlere göre çalışanların kuruma bağlılığı yakınlık, güvenlik ve sevgi ile sağlanabiliyor. Kesinlikle para veya diğer fiziksel koşullarla ilgisi yok konunun...Bu yaklaşım bir psikolog tarafından sunuldu...

Evet çalışan memnuniyeti para, ofis koşulları, ek yararlar ile sağlanabiliyor. Ancak kuruma bağlılık ya da mutluluk sağlanamıyor.

Bağlılığı yüksek çalışanların performansı da yüksek oluyor.

Yani mutluluk ve bağlılık anahtar sözcükler. Her iki olgunun birbiri ile etkileştiğine inanıyorum ayrıca ben.

Bir çok kurum ‘’Kurumsal Bağlılık Projeleri’’ başlatmış durumda...Bazı yeni ünvanlar vardı sahnede...

Chief Happiness Officer (Mutluluk Müdürü ) veya Corporational Happiness
Coach (Kurumsal Mutluluk Koçu) ...

Neden çalışanların mutluluğu ve bağlılığı bu kadar önemli?

Çalışanların mutluluğu aşağıdaki başlıkları direkt etkilemektedir .
Verimlilik
Takım Çalışması&Performans
Yaratıcılık
Motivasyon
Çözüm Odaklılık
Objektif&Doğru Kararlar
Daha az Hastalık
Daha az Hata

Eğer çalışanın yüksek bağlılığı var ise, daha yüksek bir performans sergiler ve daha çok mutludur.

Mutlu çalışanlar kurumu kolaylıkla terk etmez. Kuruma yüksek bağlılığı olan çalışanlar , müşterileri de kuruma bağlar.


Eğer bir çalışanın yöneticisine karşı bağlılığı var ise bu çalışanın satış rakamları ortalamanın % 11 üzerine çıkıyor. Bu gerçek bir araştırma sonucu imiş...

www.gmc.com Gallup Inst sitesini ziyaret etmenizi öneririm.

Şimdi kendi görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Ağır rekabet ortamı ve ekonomik kriz nedeni ile yeni eleman alımı her zamankinden daha zor. Çok masraflı ve beklenen performansa ulaşmak uzun zaman alıyor.

Tüm dünyada kurumlar yeni iş modelleri ve fırsatları bulmaya , maliyetleri azaltarak kar marjinlerini alıştıkları seviyede tutmaya çalışıyorlar.
Gerçekten zor günler...Ancak tünelin sonunda bir ışık var...

İki soru da en öncelikli sorular bugünlerde yönetimin masasına gelen .

Küçük ayarlamalarla ile her iki sorunun en uygun çözümlerine ulaşmak mümkün olabilecektir.

Mevcut çalışanlarımızın bağlılığına, yaratıcılığına, doğru kararlarına,
sezgilerine ve verimliliğine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyoruz .
Bugüne kadar kişiler kendi birseysel sorumluluğu dahilinde, içsel potansiyellerini keşif etmeye çalıştılar, kişiden çok ‘’birey’’ olabilmenin yollarını araştırdılar, kendilerini korkularından , olumsuz düşünce ve inançlarından özgürleştirerek duygusal özgürlüklerine ulaşmaya çalıştılar. Buna ‘’Bireysel Gelişim’’ diyoruz.

Evet insanlar içsel güçlerine ve yeteneklerine ulaşabilmek için kendi özgür iradeleri ile eğitimlere workshoplara katıldılar.

Kurumunuzda 300 çalışanınız olabilir ama belki de sadece 4-5 birey vardır takımınızda. Hiç yoktur en kötüsü...

Sadece Birey’ler içsel potansiyellerine dokunabilir. Sadece Birey’ler lider olabilir ve doğru&tarafsız kararlar alabilirler. Yüksek yaratıcılıkları vardır içlerinde, özgür zihine ve yüreğe sahip ,duygusal olarak özgürleşmiş insanlardır . Bireyler , içinde bulundukları toplumlarının ,dinlerinin ,milletlerinin sınırlamalarının ötesine geçebilmişlerdir.

Kurumların bu tarz çalışmaları çalışanlarına sunmalarının zamanı geldi. İçinde bulunduğumuz koşullarda bu en mantıklı çözüm. Tüm kurumların yöneticilerinin bu konuyu tartışmaları ve bu doğrultuda karar almaları gerektiğine inanıyorum. Bu tarz dönüşüm projelerini destekleyenler gerçekten yüksek vizyona sahip olanlar yöneticilerdir.

İyi haber şu ki bu tarz değerliliği destekleyen eğitimlere başlamış durumda vizyon sahibi bir çok kurum...

Eğer yeni iş modelleri bulmak ve çalışanlarınızdan daha yüksek performan almak istiyorsanız , çalışanlarınızın korkularından, olumsuz düşünce ve inançlarından, duygusal blokajlarından özgürleşmesini sağlamalısınız.


Lütfen Maslow İhtiyaçlar Hiyerarşisi Şemasını inceleyiniz.

İnsan Kaynaklarının en önemli amacı ve hedefinin , kurumdaki çalışanların ihtiyaç numarasını 1 numaradan 5 numaraya ulaşmasına rehberlik edip bunu sağlamak olduğuna inanıyorum. Zaten yeni jenerasyon 4 ve 5 numaralı ihtiyaçların karşılanmasını beklemekte şu andaki kurumlardan. Hatta tam zamanlı iş bile onların simyasına uymuyor... Fakat kurumlar bu yeni gelen kuşağa hazırlıklı değil henüz.

Mutlulukla ilgili diğer bir husus...Dikkatimiz anda olduğu sürece mutluluğu ve tatmini deneyimleyebiliriz.

Şimdi de değilsek düşünüyoruzdur. Sadece geçmişi veya geleceği düşünebiliriz. Geçmişin pişmanlıkları acıları veya gelecekle ilgili kaygılar...

Kimse şimdinin içinde o anda bir problem deneyimleyemez. Şu anda bir probleminiz var mı? Görüyorsunuz bir probleminiz yok...

Yukarıda bahsettiğimiz başlıkları çok pratik yöntemlerle yaşamımızın parçası haline getirebiliriz.

Özetle kurumsal mutluluk ütopya değil...

Mutlu kurum, mutlu takımlardan mutlu takımlarda mutlu insanlardan oluşur.


Tekrar vurgulamak istiyorum ki tüm kurumlar misyon ve vizyonlarını gelmekte olan yeni dünya için yeniden gözden geçirmelidir. İnsana ve doğaya odaklı bir misyon ve vizyondan bahsediyorum...

Fakat bu sadece klasik süreç analizleri , iş tanımlarının yeniden yapılandırılması gibi işletme & ekonomi bilgileri ile yapılacak ve sadece yeterliliğe endeksli bir çalışma olmamalıdır.

İnsanı bütünsel bir varlık olarak kabul edip , çalışanların beden zihin ruh entegrasyonunun sağlanması ,duygusal özgürlüklerine kavuşması gibi insan psikolojisine ve varloşuna derinden dokunmak gerekmektedir.

Yeni dünyada bireylerin ve kurumların misyon ve vizyonu dünyayı ve insanın varoluşunu destekleyecek şekilde olmalıdır. Sevgi ve Birlik diğer anahtar sözcüklerdir.

Eğer çalışanlarınızın kendilerini gerçekleştirmeleri için destek olur ve onlara iyi fırsatlar verirseniz, emin olun onların yüreklerini kazanacaksınız ve yeni dünyaya ve onun gerekliliklerine çok kolaylıkla uyumlanabileceksiniz. Çalışanlarınız, yeryüzünü ve insanın varoluşunu destekleyecek yeni iş modelleri yaratacaklar. Bu şekilde kar marjlarınızı sürdürülebilir ve devam ettirilebilir şekilde koruyabileceksiniz. Hangi sektörde iş yapıyorsanız yapın onlar yolu bulacaklardır...

Şimdi mutlu bireylerle çalışmanın ve yaratmanın keyfini ve tatminini hayal etmenizi istiyorum...Harika değil mi?

C.G.Jung dediği üzere ‘’Her insanın amacı kendi varoluşunu gerçekleştirmektir.’’


Bu aynı zamanda 5 numaralı ihtiyacı yansıtmaktadır.

Eğer kurumunuzda 5 numaralı ihtiyaçlarını gerçekleştirmeye çalışan bireyler var ise , size onları kurumunuzun hazineleri olarak davranmanızı öneririm. Onlara kendilerini gerçekleştirmeleri için ne kadar çok fırsat verirseniz , onların kendi varlıklarını nasıl kurumun varlığı ile entegre edeceklerini gözlemliyebileceksiniz. Onlar kurum hedeflerine ulaşabilmek için yüreklerini koyacaklar ortaya...

Bu konuları içrerir araştırmaların mutlaka olduğuna inanıyorum. Başarılı ve yaratıcı bulduğumuz kurumların bünyesinde , işleri aracılığı ile kendilerini gerçekleştirmeyi hedefleyen bireyler olduğuna inanıyorum.

Bu bir rüya değil. Sadece ‘’Kurumsal Bağlılık’’ veya ‘’Kurumsal Mutluluk’’ projelerini başlatmalıyız.

Dahili koçluk sistemi bu tarz çalışmalar için büyük avantaj olacaktır. Bu sistem IK ‘nın yanında var olabilir.

Mutluluk Müdürü veya Kurumsal Mutluluk Koç’u ünvanlı yöneticilerin kurumlarda yer alması çok yakın zamanda gerçekleşeceğine inanıyorum.

sevgilerimle
funda

20 Nisan 2011 Çarşamba

Source Code and Richard Bach's ONE

I wonder if you ever read the book named ''ONE'' written by Richard Bach...Down below I copied an intro about the book from the net...

Introduction:

Do parallel worlds really exist? What if they do?

What if.... there's some way we could cross time beyond space, and meet our alternate selves, the ones who are yet to be and the ones who already are?

What if space-time is a giant cosmic book?
Ours to turn and read, skip a chapter, indulge in the other... from each taking what resonates with us.

What if I could reach to Who I Already Was and Who Still is Somewhere perhaps existing in some parallel dimension floating alongside this?

What if... the me I will be, already exists, alive and glowing and is reaching out to me this very moment as I write this, type it out; cheering me on, hugging me, applauding me, telling me it's okay?

What if there are infinite expressions of -- I, Me?


What if these infinite expressions of my consciousness are even grander than I ever imagined or have ever known?

What if... every idea there could ever be, already IS?
And I - I just have to tune into it?

One is a delicious exploration of these What Ifs? These and Some More!

The ideas, the learnings, the experiences all build up a crescendo for the grand culmination of it all at the end; where everything somehow seems to tie in together. What is the end? Ahh! Well! Why don't you read it for yourself!?! -- J.S.
* * *

"In this novel, a follow-up to Bridge, Richard and Leslie are flying in their seaplane towards L.A., when all of a sudden there is a flash of light, and they are over the ocean, with no land in sight. They decide to set themselves down on the water until they can figure out what is going on. As they get closer to the water, they notice a pattern underneath, like underwater roads. It turns out that these underwater roads are the paths of their lives (each squiggling alone, running parallel, then meeting). They can land the seaplane anywhere on the paths, and be thrown to that point in time, to see the Richards and Leslies of the past... and future. Even more, they find that there are an endless number of branches to these paths; an infinite number of pasts that they didn't choose, and they are able to visit these too, to see how things might have been had they made other decisions. Richard and Leslie try to talk to their past selves, to change their decisions, finally realizing that even if they change that Richard and Leslie, somewhere else, there are another Richard and Leslie making the other decisions, branching off into alternate pasts." -- Alisha

I read this book many years ago and an Indian yogi was telling us that this was all about the game we are all in...Most closest way to explain what we live here on the earth...



Than I watched Source Code this week...Imazing film...Yes, it was kind of a visional perspective of the Bach's book...

There is a moment when the captain had only a minute before his death...He made all people around burst in to laughing and kissed the girl he liked very much...Great way to say goodbye to life as we have known...

Very that moment I realized one more time so that each and every single moment of our lifes are so beatiful and great...Its all about how are we are living it? Nothing about what are we living?

Than I wonder about my possible parallel worlds...Yes, there may be lots of parallel worlds of me according to this perspective...As we all may have too...

Each and every junction of our decisons we may create a new parallel world...There should be lots of possible parallel worlds behind of our ''now'' and lots of infront of our ''now''too...I beleive they should be related and integrated to each other too...

Let us say you would live where you are living now or in another country , yes than there would be two parallel worlds running through in both counties...

You were going to marry but it did not work out...Yes surely there may be a married one of you in one of your parallel world...And a single one in another ...

So acording to my life here are some of my parallel worlds...

A single one of me travelling the world and making reseraches about nature & animals...A married of me living in India and having kids and working in an international insurance company...A married of me being a house wife & mother living in İstanbul...A dancer one of me or singer one of me living in US , single...Married one of me teaching Turkish and living in China...One of me living in Portugal and having a big happy family, working as consultant for international trading and life coaching...

Somehow it was good to wonder about them...I felt lightfull and joyfull...

Afterall I realized I love all the Funda's in my possible parallel worlds...Also the people who may be still sharing the stage with me? This should be a good sign...I suppose...

How many parallel world do you have? If you have many than I should say you did a good job down here...

with love
funda

18 Nisan 2011 Pazartesi

Başbakana Özel Mektup

01.07.2009
Sayın Başbakan’ım,

Ben 41 yaşında İstanbul’da yaşanan, uluslararası bir firmada yöneticilik yapan 4 ve 9 yaşlarında iki oğlu olan bekar bir anneyim.

Yaklaşık bir seneyi aşkın süredir içsel bir yolculuk içindeyim.

Bu yolculuğumda yaşadığım bazı farkındalıklarımı izninizle sizinle paylaşmak istiyorum.Tüm bu farkındalıklarım için yürekten şükrediyorum.

İlk başta tüm dünyada yaratılmış olan insanların ve hatta tüm var olanın BİR olduğunu idrak ettim.

Ben dediğimiz varlığın tüm varlık içinde var olduğunu ve tüm varlığında Ben' in içinde yer aldığını fark ettim. Bu tüm insanlar için geçerli...

Yani bir anlamda tüm insanların bizim içimizde bir parçası var ve biz de tüm insanların içindeyiz bir parçamızla.

Birbirimizi algılamamıza göre birbirimizin var oluş şeklini belirlediğimizi anladım.

Bir insanı algılamamda o insanı şefkatli olarak tanımladığımda, aslında olan şu idi. Ben içimdeki şefkat ile o kişinin şefkatini görebiliyordum. Üstelik bu saptamamla o kişinin içindeki ve aynı zamanda kendi içimdeki şefkati beslemiş oluyordum.

Tam tersi de doğru . Bir insana örneğin çok öfkeli dersek , yine içimizdeki öfke ile o kişideki öfkeyi görmüş ve bu saptama ile hem o kişinin içindeki hem de kendi içimizdeki öfkeyi beslemiş oluyoruz.

Dr Lee isimli bir psikiyatristin bir çalışmasını okudum. Hastaları ile birebir kontak kurmadan sadece o kişilerin içindeki parçalarına ‘seni seviyorum ve varlığın için teşekkür ediyorum, seni olduğun gibi kabul ediyor ve koşulsuz seviyorum’ diyerek iyileştirmiş. Yani hastalarını , hastalarının kendi içindeki parçalarını iyileştirirerek tedavi etmiş.

Bu noktada Hz Mevlana’nın ‘Gel ne olursan gel’ sözcüğünün manasını algılayabildim. Kendisi yüce ışığı ile karşılaştığı her kişinin içindeki ışığı görerek , o kişiyi olduğu gibi kabul edip koşulsuz severek, o kişinin ışığa nura yolculuğunun önünü açıyormuş. Yani bir mumum başka mumları yakması gibi , yüreğindeki ışık ile diğer yüreklere ışık saçıyormuş. Üstelik o kişiyi olduğu gibi kabul edip koşulsuz sevince de kişinin kendini dönüştürmesinin önündeki engeli içindeki sevgi ile temizliyormuş…Benim içimde hissettiklerimdir bunlar. Bunu fark ettiğimde mutluluktan ağladım ve şükrettim.

Ben Atatürk’çü bir ailenin çocuğuyum. Dedem Kurtuluş Savaşı’nda bir çok savaşta yer almış bir asker. Yaşama bakışımız zevklerimiz inançlarımız çok farklı olabilir sizinle. Ancak ben ortak iki noktamız olduğunu düşünüyorum. Ben de sizin gibi ülkemi ve bu ülkenin insanını çok seviyorum. Çok iyi şeylere layık olduğuna inanıyorum. Huzur bolluk ve mutluluk içinde yaşamayı hak ettiklerini düşünüyorum. Dünya görüşünüz politik görüşünüz inançlarınız ne olur ise olsun sizin de duygu ve düşüncelerinizin samimiyetle bu olduğunu biliyorum. Özellikle çocuklara olan sevginiz şefkatiniz inancınız anlamında da sizinle ortak bir paydamız olduğuna inanıyorum.

Farklılıklara değil ortak noktalarımıza odaklanmayı ve sizi koşulsuz sevmeyi seçiyorum. İçinizdeki ışığı ve iyi niyeti görmeyi seçiyorum. Size inanmayı seçiyorum.İçimdeki ışık ile sizin içinizdeki ışığı ve dolaylı olarakta kendi içimdeki ışığı beslemeyi çoğaltmayı seçiyorum.İyi ki varsınız...

Farklılıklara evrenin zenginliği ve muhteşemliğinin ifadesi olarak görmeyi seçiyorum. Farklı olanı farklı olduğu ve dolayısıyla bütünü ve beni zenginleştirdiği için kabul ediyor ve seviyorum. Tıpkı çok sesli bir orkestra gibi birbirimizi zenginleştiriyoruz...

Öncelikle yukarıdaki açılımda duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Şimdi esas konuya geleceğim.

İçsel yolculuk süresince bireyin yaşam deneyimini tekrarlama eğiminde olduğunu anladım. Psikanalistlerin de onayladığı bir şey bu. Yani bir birey ne deneyimlemişse hayatında olumlu veya olumsuz onu zihninde ve sonrada gerçek hayatında yaratıyor tekrar tekrar. Ta ki bu döngüyü fark edip dönüştürene kadar.

Duygu düşünce ve inançlarımıza göre kendi gerçekliğimizi yarattığımızı bizzat deneyimledim bu süreçte.

Çocuklar zihinsel olarak bizlerden daha gelişkin olarak doğmakta. Ancak olumsuz yaşam deneyimleri sonucunda bu olumsuzlukları tekrarlama eğilimi nedeni ile yeryüzünde açlık sefalet savaş kavga bir türlü bitmiyor.

Özetlersem , çocuklar dünyanın gerçeğini yaratıyor zihinlerindeki algılamalar ve deneyimlerle. Bu algı ve deneyimleri olumlu kılamaz isek maalesef huzur bolluk ve mutluluk içinde bir dünya sadece hayal olacak…Savaş ortamına doğan çocuk bu korku ile yaşıyor ve sürekli yaşamına savaşı çekiyor…Açlık ortamına doğan çocuk aç kalma ve ölme korkusu ile yaşıyor ve yine hayatına bu deneyimi çekiyor…

Ben bir çocuk değişir dünya değişir sözünü çok seviyorum ve inanıyorum.Hepimiz zaten aynı bütünün parçalarıyız.

Bu bağlamda altı yaşa kadar olan okul öncesi eğitimin son derece önemli olduğuna inanıyorum. Ancak bu fırsata daha çok maddi imkanı olabilen ailelerin çocuklarına ulaşabiliyor .

Okul öncesi eğitim müfredatı içine de duygusal arınma , özsaygı/özdeğerlilik , bireysel motivasyon gibi başlıklarda toparlanabilecek bir özel eğitim paketinin yerleştirilmesi yukarıda ifade ettiğim anlamda çocuklarımızın olumlu duygular içinde yaşam deneyimlerini kucaklayabilmeleri ve daha mutlu huzurlu doyumlu bir yaşamı hem kendileri hem de bütün için yaratabilmeleri mümkün olabilecektir.

Türkiye’nin yarınını geleceğini yaratacak olan tüm çocuklarımıza bu hizmeti ya da fırsatı sunabilmek bir anlamda top yekün bir dönüşüm ve gelişim programı olacaktır.

UNICEF sanırım benzeri projeleri bir çok dünya ülkesinde destekliyor. Türkiye’de de muhtarlık olan her bölgede yaygın bir çalışma başlatılabilir.

Özel paket bir program hazırlanarak, çocuklarımızın duygusal anlamda travmalarından ya da yaşamla ilgili olumsuz deneyim ve algılamalarından özgürleşmelerini destekleyebiliriz. Kendi değerliliklerinin ve potansiyellerinin farkına vardırarak onlara imkanlar sunabiliriz.

Ben size ve içtenliğinize inanıyorum. Çocuklarla ilgili duygu ve düşüncelerinize de katılıyorum.

Türkiye’nin geleceği için tohum ekme projesi diyebiliriz buna bir anlamda. Her şeyin ötesinde ben çocukların mutlu huzurlu doyumlu ve bolluk içinde bir hayatı neşe içinde eğlenerek yaşamalarını arzuluyorum. Böyle bir projede çalışabilmekten de onur duyacağımı iletmek isterim.

Arzu etmeniz ve uygun görmeniz halinde , konu ile ilgili uzman kişilere danışarak hazırlamayı hedeflediğim detaylı bir sunumu sizinle paylaşabilmeyi dilerim.

Zaman ayırdığınız için şimdiden teşekkür ederim.

Saygılarımla

Funda Erdemir

Bu mektup Temmuz 2009 'da Başbakanın iletişim ofisine iletildi. Yaklaşık 4-5 ay sonra Avrupa Birliği bir proje anons etti. Yaklaşık 5 Mio Euro'luk bir proje. İçeriği 0-6 yaş arası çocukların eğitimi ve formasyonu ile ilgili idi...Ağladım bunu görünce...Hayalim gerçek oluyordu. Aklıma gelen tüm vakıf, üniversite hatta şirket CEO'suna ilettim proje dökümanını...Sonucu ne oldu bilmiyorum...Ancak şurası kesin ki bu tarz projelerin kurumsal şirketler tarafından da desteklenmesi çok önemli Türkiye'nin yarınları için...

Bir çocuk değişir dünya değişir...

Bu mektup Sosyal Hizmetlere ulaşmış..Aradılar ve tanışma fırsatım oldu yetkililerle o tarihlerde...Gerçekten özverili ve yapıcı yaklaşımları için sevgi ve saygılarımı iletiyorum kendilerine...Umarım bir gün ortak bir platformda birlikte çalışma fırsatı bulabiliriz...



17 Nisan 'da Köy Enstitüleri 71 yaşına bastı...Aslında bu proje sadece Türkiye'ye özgü bir eğitim ve aydınlanma projesi idi...Malesef dönemin siyasi ve sosyal kirliliği içinde uzun soluklu olamadı...Halbuki bu proje ne solcuların ne de komünistlerin projesi idi...''Eğitimcinin eğitimi'', ''köye göre öğretmen yetiştirme'' ve ''iş için iş içinde eğitim'' yaklaşımları ile yola çıkılan ilerici bir proje idi...1945 yılında Köy Enstitülerinin komünistlerin , dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı.Parlamentoda bütçe görüşmelerinde millet vekili Emin Sazak ''Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk sanıyorlar'' demesi üzerine Hasan Ali Yücel ''Bu çocuklarının herbirinin birer Atatürk olması temenni edilir'' şeklinde cevap vermişti...


İnsan soramadan duramıyor şu soruyu. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı bugün Türkiye nasıl bir ülke olurdu?

Güzel olan o ki ortaokulda Fen Bilgisi Öğretmenim rahmetli hocam Lem'i Uluer bir Köy Enstitüsü mezunu öğretmendi...Yaşam aşkı ve çoşkusu ile yaşama sarılan, iyimser , neşeli ve yaratıcı varlığı hala sıcacık anılarımda...Bize hayatı anlatırdı...Köylerde içtiği taş çorbalarını...Eski dahi olsa temiz ve ütülü kıyafetlerle okula gelmemiz gerektiğini...Onurlu bir insan ve idealist bir eğitmendi o...Çok derinlerimize dokundu varlığı ile...Bir İstanbul beyefendisi idi o...Sevgi dolu bir eş ve baba aynı zamanda...Yüreklerimizde yaktığı ışık sonsuza kadar yanacak...Bu vesile ile başta sevgili hocamı ve tüm Köy Enstitüsü sevdalıları ile eğitmenlerini sevgi ve saygılarımla anıyorum ...

Şurası kesinki yarınımız için aydınlanmış eğitimi her olası şekilde desteklemeliyiz...

KÖY ENSTİTÜLERİ YENİDEN!
NEDEN OLMASIN?

Sevgilerimle
Funda

15 Nisan 2011 Cuma

The Water Tale

There is no special time or place for this story . It could be in somewhere and in sometime according to readers wish...

There was a wonderland under the big ocean and twin souls were living in a crystal pyramid until they were born. They had right to choose a physical form which they were going to be born...


In one of the crystal pyramid there were twin souls and the female part wanted to be born as a blue mermaid and the male one as a dolphin...They had a great love for each other and lived happly and in complete harmony for many years in the sea after they were born .

One day mermaid decided to experience the land itself. She was a curious mermaid and completely sure about dolphin’s love so that her lover would follow her and find her on the land.

The mermaid was born in İstanbul as a woman. They call this city as a pearl of all the cities around world. When she was a little girl due to an unfortune incident , she was offened to the water and she denied the water and her feminity which was represented as a mermaid. We can say , she just rejected her mermaid personality.

The dolphin was born in Frankfurt as a man after few years later. There was no water in that city and the dolphin has forgotten ‘’the water’’ and his dolphin being...Dolphins are known as ‘’Love Creatures’’. They spread love and light around them and the pure love they give can open the heart of the people .


By the flow of life , he came for his work to Antalya where the Mediterreanen Sea offer its beauty to all ...In the mythology The Mediterranean Sea represents all the seas in the world...Very strong influence of the sea can be felt near it.

Just by a coincidence the mermaid woman had to attend a meeting in Antalya and than she met with the dolphin man in this meeting. She immediately recognized him...She was lost in joy and burts into laughings on the way back to İstanbul...Yes , her spirit knew him. She realized that all her life she was preparing herself with all kinds of experiences just to be able to recognize him when the time would arrive. She was thankfull for all her experiences in her life...

First time in her life she opened her heart to a man . To the dolphin man... The pure love and light in the heart of the dolphin man touched her heart and she had a peace with ‘’the water ‘’ and with her feminity. So she eventually remembered her mermaidhood.They met several times more and every time she has given some little gifts to him or tried to explain him her inner journey which she got inspriation from his dolphin being only , just to make him remember his real personality and to understand who was she.



Every single day she experienced many happinnings and received many signs until the last meeting which she could not share with him but she was just hoping to do it one day.

After the last meeting she swam in the Mediterranean Sea and talked to the sea...She let a drop of her tear mixed with the sea so she hoped that the sea could understand her heart and help her. She seeked the help of the sea... Same day she swam with a dolphin in Antalya. She felt extreme joy and oneness with the dolphin which she never felt before. She said to dolphin so that she was loving him ...She seeked the help of a dolphin...

She was not able to meet him and explain all these things to him. She left a gift for the dolphin man in a restaurant ...It was a cyrstal pyramid...She also left a message with the gift...''A little gift from the mermaid living in İstanbul''...She just hoped to give another message to him by this gift...

She knew that she had to leave everything to the flow of life after all these happennings...She was respecting his heart , his choices and his freewill even he would be her twin soul...She just jumped in to the flow of life with a beatiful smile on her face and leave everything to the hand of life . There was a complete satisfaction and happiness in her heart . She was thankfull to him for all his precious gifts which he had given to her.



After some time , one day the dolphin man had a dream. He was a dolphin and the woman from İstanbul he met for his bussiness was a mermaid. They were swimmimg in the deep sea and making a round shape. Than this shape turned in the Ying-Yang form. Complete unity and harmony of female and male energy... Their love towards each other was as deep as ocean . He woke up with complete joy in his heart and lightfullness . He was laughing with tears on his eyes. He felt drunkness because of the deep feelings he had experienced. Than he gave a call to the woman in İstanbul...


PS . This story is written by me in August 2008 and published in my story book named '' Mermaid Stories for Adults'' in February 2011.

8 Nisan 2011 Cuma

You've got a call !

I read more and more news or hear stories about people who are willing to leave their jobs and their cities and try to settle in small towns...Also they plan to do either stockbreeding or farming...

According to my observation , from top CEO's to simple people on the street , all people are withdrawn towards NATURE...

I beleive we all hear a call...The call from nature, mother earth...

I think our inner being you can call it as spirit, energy, higher self whatsoever took over the steering wheel...It was always like this but we can feel and observe it in our lifes more than any time...

I like the saying...Thy will be done! As I believe we come to earth with a personal goal...Something will lead us to more in to love...


The basic lesson on ''earth univercity'' is to love ourself and others who are just reflection of our being in different forms, unconditionally so that all universe can move to upper level from the spiral comes from eternity and goes to infinity...The movement is called ''rising in love''...Our personal ways can be verified...Some choose money issues, some ones health issues, some others relations...The list can be very long indeed...

Knowingly or unknowingly we share this play ground with all creation...Human beings, animals, mountains, rivers, seas , oceans...As all creation on earth we are also made of all elements ...Soil, fire, water, air and light...The condition of the elements on the earth are related with the elements in us...Every single creation has a story about us...Or someting to tell us...If we listen them with our hearts...

To climb up in love we all need to get more balance and harmony with the nature... Rhythm of our hearts beat and the energy frequency of the nature are same...Also the frequency of Baroque music...



This is why when we go to nature we relax , we become more peacful and happy...Because we RE-MEMBER our real rhythm...We are accorded by nature for our loving true nature...

This is one of the reason so that there is a very strong call from the nature...Mother earth wants us to get accorded again... She wants to tuned us...She is a loving and caring mother and she wants to protect and give all the bests to her children...

There is another reason for this call!

We are all far from nature now...Most of the population in the world moved to big cities...And still moving too...There used to be much more people who were living in the country sides few hundred years ago...They had more physical contact with mother earth...

So mother earth , nature is left alone...She needed to be touched with love and respect by her children...

She is a living energy being ...How we need to be near her for our balance, peace , happiness or even for healing ourselves she also need her children to be near her...To be healed, get balanced too...

There are a books such as '' The joy of Touch'' or ''Intimate Behavior'' . The message of those books are simply ''touching is loving''...Our skin is our largest organ...The outher part of our brain has got similar structure as our skin...Imagine we receive all inputs via our skin too...

If you remember the story of a mother and a daugher got caught in a dark place for many days . Without any food...They managed to survive by ''touching ''each other...

Mother earth need us to touch her as we need to touch her...We will heal her wounds and she will heal our wounds...

The real healing can be only actulized collectively...Including mother earth ... All nature...

She loves us...She has no intend to punish us...She needs our love , respect and concern...

If you think God or nature is punsihing us with the natural hazards than I kindly request you to free your mind from ''punishment''...

No one is going to punish you...Even God if you belive so...

How can Pure and Unconditional Love can punish its creation?



We have to get freed ourself from sin and punishment circle...There is no place in the new world (a upper place in the spiral) for such fictitious beliefs...

Whether we hear the call or not, mother earth will love us ...Because she loves us unconditionally...

She just needs us near her ...

If we can not live in the country side than, we can start touching the trees on our street, or in the nearest park to our house...We can tell all the creation around us including river or sea we pass by everyday '' I love you and I respect you.I am thanful for your being''...

Every possible chance let us touch and talk to mother earth and with her children...

As John Lennon says ''All we need is love''...

Thanks John for letting us RE-MEMBERED the love...

with love

6 Nisan 2011 Çarşamba

Diyete Başlamadan Önce Lütfen Okuyunuz

EĞER DAHA FAZLA KİLO ALMAK İSTİYORSANIZ DİYET YAPMAYA DEVAM EDİN...

Aşağıdaki üç kitabı öneriyorum...Kuraldışı Yayıncılık'tan çıkıyor.

Üçüncü kitap ''AÇ OLAN BEDENİN DEĞİL DUYGULARIN ''daha yeni çıktı...İnternetten tüm kitapları ucuza alabilirsiniz...Ben de bugün sipariş vereceğim son kitabı...


Diğer kitaplar ise ;

PAZARTESİ REJİME BAŞLIYORUM (Kesinlikle diyet kitabı değil!)

KAÇ KİLOYA PROGRAMLISIN

Bu üç kitapta doğru bildiğimiz beslenme alışkanlıklarımız ile yüzleşiyoruz, diyet köleliğinden özgürleşiyoruz, bedenimizi daha çok seviyoruz, kilo ile ilgili inançlarımızı , kodlamamızı görüp bunlardan özgürleşiyoruz...

Artık bedenimizle barışmanın, onu çok ama çok sevmenin, onu onurlandırmanın ve kesinlikle ödüllendirmenin zamanı geldi...Bırakalım ona eziyet etmeyi lütfen...Bedenimiz ki bu yaşam yolculuğunda bizim tekamülümüz için yeryüzünde bizim onu her türlü red edişimize veya beğenmememize rağmen hep bizimle ve bizimle yola devam ediyor...Aslında en iyi dostumuz bedenimiz...

Bu üç kitabı hızla okuyacağınıza eminim...Lütfen sonra değerlendirin diyete başlayıp başlamamaya...

Son kitabın tanıtımını aynen paylaşıyorum sizlerle...

Sağlıklı sevgi dolu günler dileğimle...


Aç Olan Bedenin Değil Duyguların
Yazar: Nil Gün


Sayfa sayısı: 264

UYGULAMALI BİR KENDİNİ TANIMA YOLCULUĞU KİTABI

Duygusal açlık, sevginin yerini yiyeceğin almasıdır. Çocukluk döneminde temel duygusal ihtiyaçların doyurulamamasından kaynaklanan boşluğu yiyecekle doyurma çabasıdır.

Duygusal açlık bir boyutta hemen herkeste vardır. Doyurulmamış çocukluk ihtiyaçları, bastırılmış duygular, gizlenen duygular. Kaçımız bilinçli ebeveynler tarafından yetiştirildik ki.

Duygusal açlığı doyurma ihtiyacı kilo verememenin en önemli nedenidir.

Bu kitapta, on duygusal durumdan hangisinin senin duygusal açlığını tetiklediğini keşfedeceksin.
Bedeninin bozulmuş olan olağanüstü hassas ve karmaşık sinir sistemini fabrika ayarına geri döndürmeyi öğreneceksin.
Yemek yemenin neden otomatik tekrarlanan bir davranış haline geldiğini görüp açlık ve tokluk duygusunu yeniden ayırt etmeyi öğreneceksin.
Kilo vermeni engelleyen psikolojik engelleri görecek bunları aşmanın yolunu keşfedeceksin.
Endişeli olduğumuzda kendimizi yemekle "uyuşturabiliriz." Haz yiyecekleri beyinde dopamin salgısını artırır ve geçici olarak kendimizi iyi hissederiz. Ama daha sonra gereksiz yere yediğimiz için suçluluk duyarız.

Bu kitapta, uygulaması kolay, sonuçları mucizevi PiKi teknikleriyle endişe atıştırmalarını nasıl engelleyeceğini öğreneceksin.

Belli yiyeceklere hayır demekte zorlanıyor, aç olmamana rağmen atıştırma arzusu duyuyor, hiç olmayacak saatlerde karnın acıkıyorsa gereksiz açlık duygusunu bastırmak için sana yardımcı olacak ve büyük ihtimalle hayatında ilk kez duyduğun yöntemleri keşfedeceksin.

Not : Karikatürün kime ait olduğunu bulamadım nette...itüsözlük sitesinden Sibel Can Diyeti konusuna yapıştırılmıştı...

5 Nisan 2011 Salı

Urgent Message from Dr Emoto (Messenger of Water)

To All People Around the World (www.hado.net)



Please send your prayers of love and gratitude to water at the nuclear plants in Fukushima, Japan!

By the massive earthquakes of Magnitude 9 and surreal massive tsunamis, more than 10,000 people are still missing…even now… It has been 16 days already since the disaster happened. What makes it worse is that water at the reactors of Fukushima Nuclear Plants started to leak, and it’s contaminating the ocean, air and water molecule of surrounding areas.

Human wisdom has not been able to do much to solve the problem, but we are only trying to cool down the anger of radioactive materials in the reactors by discharging water to them.

Is there really nothing else to do?

I think there is. During over twenty year research of hado measuring and water crystal photographic technology, I have been witnessing that water can turn positive when it receives pure vibration of human prayer no matter how far away it is.

Energy formula of Albert Einstein, E=MC2 really means that Energy = number of people and the square of people’s consciousness.

Now is the time to understand the true meaning. Let us all join the prayer ceremony as fellow citizens of the planet earth. I would like to ask all people, not just in Japan, but all around the world to please help us to find a way out the crisis of this planet!!
The prayer procedure is as follows.

Name of ceremony:

“Let’s send our thoughts of love and gratitude to all water in the nuclear plants in Fukushima”

Day and Time:
March 31st, 2011 (Thursday)
12:00 noon in each time zone

Please say the following phrase:
“The water of Fukushima Nuclear Plant, we are sorry to make you suffer. Please forgive us. We thank you, and we love you.”

Please say it aloud or in your mind. Repeat it three times as you put your hands together in a prayer position.

Please offer your sincere prayer.

Thank you very much from my heart.

With love and gratitude,
Masaru Emoto
Messenger of Water

http://www.youtube.com/user/WATERLOVEANDTHANKS


I SUGGEST ALL OF US TO CARRY ON FOR THIS CEREMONY FOR THE WATER NEAR OUR TOWN...ALL SEAS , RIVERS , LAKES IN THE WORLD ARE NEEDED TO BE RESPECTED BY US...

Film Industry and Our Daily Reality

Many years ago my guru mentioned this in one of her speech...She was talking about Hollywood films in fact...The story of the film was actually becoming our reality after sometimes...Incurable diseases, earthquakes, tornados etc...

Nevertheless I am able to understand what she was meaning now...


After quantum , string theories , law of attraction , holographic universe issues ,it has got its meaning much clearly...

If we assume the reality on the world we observe now is the collective projection of Bio 7 people than imagine the power of film industry...Especially Hollywood Film Industry which is followed by millions of people in all over the world...

We collectively watch the same film , got imagination & idea & thoughts from the same story in the same time...The story is seeded in fact to our brains...We are collectively ''hypnotized''...Please view the book written by Richard Bach ''Hypnosis''...

Whenever a thought passes through our brain than creation is started...Thoughts , words have great magical powers...Ofcourse our perception has a great infleunce on this projection...

Also as they say , if we have higher awarness we should be more careful for the words we use and for the toughts we think about...Because they are transmited to collective conscious much quicker than ever...We can create a reality much much quicker than our expectation...

Our ''projection ability'' are used by Hollywood film industry...

For the time being generally fear and anger are pumped to our brains...So our reality of nowadays are reflecting this...

In Turkish we have a saying...You only harvest what you have seeded...

All system is constructed above fear and anger...When we watch horror films than the fears in us get fed...Same thing with the anger...When we watch violence than we become more violent...

As we all know the tools for creating the consuming socity are fear and anger...

Its crystal clear ...

So, we can use the film industry for great goals of humanity...

Creating a world with peace, abundance , equality between woman and man, healthy mothers and children, balance in the nature , free minded and free hearted society etc...

I beleive whoever in the film industry has a great responsibility for creating a beatiful , peaceful world...

As a common person , yes ofcourse I have responsibility too...I can choose the films are supporting our collective creation freed from fears and anger...

My power is within my choice...And this is the only thing I have for creation my own world...

Same with all of us...

Goods days are coming!

with love

4 Nisan 2011 Pazartesi

Kolay ve Lezzetli Bir Hint Yemeği

Bizim damak lezzetimize uygun olduğunu düşümdüğüm bir tarifi paylaşacağım...

Aslı haşlanmış patates ile ancak bu akşam evde kalan pilav ile aynı tarifi denedim...Bana göre gayet başarılı ve lezzetli oldu...Ben de hemen sizlerle paylaşmak istedim bu lezzeti...Kesinlikle kendimi çok daha enerjik , neşeli , hafif ve iyimser hissediyorum...Baharat beni mutlu kılıyor sanki...



4 kişilik tarif şöyle...

5 adet orta boy patatesi iyice haşlıyoruz. Soğuyunca küp şeklinde doğruyoruz...

Derin bir tavaya yağ koyup kızdırıyoruz. Sırası ile aşağıdaki malzemeleri ekliyoruz ve kavuruyoruz.

1 çay kaşığı kimyon tohumu
1 çay kaşığı hardal tohumu (siyah)
1 adet yeşil biber (ister acı veya tatlı keyfinize kalmış)
2-3 adet curry yaprağı (Türkiye de yok bu yaprak- bunun yerine 1/4 çay kaşığı curry tozu deneyebilirsiniz )
1/2 çay kaşığı hint safranı (aman çok olmasın tadı fena bozulur)
2-3 diş sarımsak doğranıp tavaya eklenir
İri bir sarımsak dişi kadar taze zencefil ya da 1/2 çay kaşığı zencefil tozu eklenir
1 adet iri soğan küp doğranır ve tavaya ekliyoruz.

Tüm bunlar altın sarısı olana kadar kavruyoruz.
Sonra küp patatesleri ekliyoruz...Ya da benim örneğimde olduğu gibi elinizdeki pilavı ekleyebilirsiniz...

Şöyle bir iyice çevirdikten sonra altını kapayıp tavanın üstünü örtüyoruz.
2 dakika sonra servise hazır yemeğimiz.

Üstüne taze kişniş doğramanızı ve limon sıkmanızı öneririm...

Afiyet Olsun!

A Little Note / Küçük Bir Not

From now on I would like to carry on my blog in English and in Turkish according the topic...

with love


Bugünden itibaren blogumdaki yazılarıma konuya göre Türkçe ve İngilizce olarak devam edeceğim...

Sevgilerimle