8 Nisan 2017 Cumartesi

Türkiye 2017 Referandum : Ya özgürlük Ya Ölüm

Evet bir hafta kaldı referanduma. İçimiz dışımız şişti kafalarımız karma karışık!

Yerli yersiz ekranlara bile yansıyan  öfke krizleri ağlamalar uykusuz geceler...



Çoğumuz zaten hayat koşturmasında ne elimize alıp okuyabildik değişiklik istenen maddeleri ne de birinin dediğinin diğerinin dediği ile örtüşmediği  yorumlardan iyice karıştı kafamız.

Peki ne yapmalı?

Burada dört kısa örnek ile önümüzdeki referandumun ne anlama geldiğini örneklerle aktarmaya çalışacağım.

Birinci örneğim APARTMAN yönetimi ile ilgili. Yönetici acil toplantı istiyor ve bir oylama yapmak istiyor. Sorunlarımız çok büyük komşu apartmanlarla geçinemiyoruz apartman bütçesinde sorunlar var bahçeye acil bir bina yapıp kiraya vermeliyiz vs vs konuları öne sürerek kendisine sınırsız yetki vermenizi istiyor. Ve bu noktadan sonra da aynı yetkilerle diğer yöneticilerin donatılacağı kararını da alıyorsunuz üstelik. Bu sınırsız yetkiyi elbette sözle söylemiyor. Ancak istediği yetkilerin meali sınırsız yetki. Yani denetçileri kendi seçmek istiyor her türlü alım satım kararlarına kendisi karar verecek kiralık mülklerin kime kaça kiralanacağına kadar...Böyle bir durumda sizin cevabınız ne olurdu? Bu kişiye kayıtsız şartsız güvenip iradenizi teslim eder miydiniz? Bu arada diyelim ki bu kişi gerçekten dürüst bir insan. Ya ölürse onun yerine nasıl biri gelecek? Dikkat edin bir daha apartman toplantısı olmayabilir. Hatta sizin evinizi dahi satabilecek bir yetki verildiğinden eviniz dahi olamayacağından toplantı hakkınız bile olamayabilir.

İkinci örneğimi şahsen yaşadım. Mesleğim gereği bir referans ile potansiyel bir müşteri ziyaretine gittim geçenlerde. Firma sahibi doğulu dindar ve mevcut hükümeti destekleyen biri idi. Bana direkt görüşümü sordu. Ben de çoğulcu parlamenter demokrasiye inandığımı söyledim. İş güç konuşuldu sonrasında. Bir ara kendisi iş başarısının sırrını anlattı. Üç kardeş yönetiyorlarmış şirketi. Hiç bir kararı tek başına almayız biz burada dedi. Tek kişi karar verse ne bileyim sinirlenir bir konuyu yanlış anlar ve yanlış karar verebilir yoksa dedi. O anda göz göze geldik ben hafifçe gülümsedim. O da anladı durumu. Özetle tüm yetkiler tek kişi de olur ise (ki bu şahısın kimliğinden bağımsız olarak ) gerçekten ciddi sonuçları olabilecek yanlış kararlar alınabilir. Hükümet meclis ordu yargı olarak dört güç eş olarak ülke için en doğru en sağlıklı kararları alacaktır.Bu kişinin referandumda ki cevabı ne olacak sizce?



Ben mühendislik eğitimi aldım. Dolayısıyla beynim analitik ve şemalarla yönlendirmelerle çalışıyor. Bu nedenle daha sade bir örnek vereceğim. Bir yol ayrımındasınız. EVET ve HAYIR. Kafalar karışmış emin değilsiniz. İki  veri var elinizde sadece. HAYIR derseniz olduğunuz yere döneceksiniz bire bir aynı şartlara.EVET derseniz sonraki yol ayrımlarını ve/veya sizi nasıl bir yerin beklediğini bilmiyor net göremiyorsunuz. Ve bu yolun sonunda ölüm riski ( özgür değilsek yani irademizi kaybetmiş isek zaten ölmüşüzdür) de var. Burada Atatürk'ün "Ya özgürlük ya ölüm" sözü aklıma geldi neden ise? Peki siz hangi yolu seçerdiniz?

Ne yalan söyliyeyim şimdi tam idrak edebiliyorum Atatürk'ün güçleri neden dağıtmış olduğunu. Ve Atatürk demişken kendime samimiyet ile şunu sordum. Bu yetkiyi Atatürk istese yanıtım  ne olurdu diye. Samimiyet ile yanıtım HAYIR olurdu. Ve biliyorum o da bunu ister ve beklerdi. Neden mi? Çünkü o kendisine bağımlı çocuk insanlar olmamızı değil kendi iradesine yetkisine gücüne sahip kendine güvenen seçimlerinin sorumluluğunu alan yetişkin insanlar olmamızı isterdi.O bize güveniyor ve inanıyordu. O nedenle bize bu yetkileri iradeyi verdi. Bizden bu yetkileri ve iradeyi isteyenler sizce bize inanıp güvenenler midir?

Bu arada yazmadan duramayacağım. Yıllardır içimde kalmış bir konu. Hani Atatürk'e tapmak ile suçlanır ya laikler. Ve de dinsizlikle. Şahsen ben inançlı bir insanım ve de son yıllarda gerçekten inciniyorum vicdanım yaralanıyor. Ve bu yaşananların ne insanlıkla ne de din ile alakası yok. Vicdanın merhametin nezaketin anlayışın olmadığı yer cehennem bana göre. Siz anladınız ne demek istediğimi! Gelelim Atatürk konusuna. Şahsen onun değerlerine fikirlerine saygı duyuyorum. İnsan olarak görüyorum. Hatalarını da görüp objektif bakabiliyorum ona. Bunu da her ortamda özgürce ifade edebiliyorum. İşte Atatürk'e tapıyorsunuz diyen zihniyet asıl kendi iradesini teslim etmeye birilerine tapmaya meyilli zihniyet bana göre. Kendi içlerindekini dışarıya yansıtıyorlar. Ben Atatürk'e tapmıyorum ona saygı duyuyor yeri gelince de eleştirebiliyorum.



Gelelim bu referandumun psikolojik açılımına. Jung psikolojisi insanın fiziksel olarak doğduğundan ve ancak kendisini kendisinden doğurup evebeynlerinden/annesinden özgürleşebildiğinde yetişkin olabildiğinden bahseder. İşte bu çocuk insanlar şeyhin şıhın gurunun hocanın peşine takılır. 1923 de Türkiye Cumhuriyeti fiziksel olarak doğdu ve şimdi kendinden kendini doğurarak kendi iradesine yetkisine gücüne sahip çıkarak yetişkinlik dönemine girecek. Şu anda doğum sancıları çekiyoruz. Biz bunu seçebilir ve yetişkin bir cumhuriyete sahip olabiliriz. Bu arada bizim cumhuriyet modelimiz gerçekten kendine özgün ve anti-emperyalistbir model. Bu neden ile emperyalist güçler bu sistemi çökertme başarısız gösterme derdinde olabilir. Mazallah başka ülkelere hele de islam ülkelerine örnek falan olursa öyle dişlerini geçiremezler bu ülkelere Irak 'ta Libya'da Suriye'de olduğu gibi....Sonsuza kadar çocuk  kalmayı kabul edecek miyiz?

Soru sormak önemli bir erdemdir.

Doğru soruyu sormak yüksek erdemdir.

Sorduğun soru ile kişinin algısını genişleterek farkındalık yaratabilmek ve dönüşüme neden olmak iste ustalık ister.

Şimdi soruyorum!

Sizin iradenizi özgürlüğünüzü teslim almak isteyen, sizi yetersiz görüp size güvenmeyen inanmayan sizin çocuk kalmanızı isteyen ve de bağımlı olarak yaşamanızı hatta dönüşü olmayacak şekilde  bu seçimi yapmanızı isteyen bir teklife cevabınız ne olur?

En azından doğru soruyu sorduğumu umuyorum. Ustalık kısmı sizin takdirinize kalmış...

Ben BİZ'e inanıyorum!

Sevgiyle,

MİNİK HATIRLATMA :   LÜTFEN MUTLAKA OY KULLANALIM VE YAŞLI/ENGELLİ/ÇOCUKLU HERKESE OY KULLANMASI İÇİN YARDIMCI OLALIM! 

KİM OLDUĞUMUZU VE GELECEĞİMİZİ SEÇİYORUZ!





x

18 Mart 2017 Cumartesi

Kadınlar Ağaç Gibidir / Women are like trees




KADINLAR AĞAÇ GİBİDİR
Kadınlar ağaç gibidir
Ruhun toprağında kök salmış
Kadınlığın gömülü gövdeleri
Gölgesine doğru uzanarak
Rahmimizi dolduran ışığın.
Evet, kadınlar ağaç gibidir
Dünya'nın derinlerine doğru büyüyen
Yaşama Kaynak Olan
Uzanan eğilimlerden
Yer altında
Kız kardeşin köklerini hissediyorum
Sarılmak için.
Evet, kadınlar ağaç gibidir
Öz suyu damarlarımızda akıyor
Yukarıya ve dışa doğru sürünerek
Kabul ettiğimiz her şeye.
Esintide güçlü ve asil ve nazik
Genişliyor ve büyüyoruz
Her mevsim ve ayın evresi ile.
Evet, kadınlar ağaç gibidir
Yapraklardan gölgemiz
Işığı algılar
Yaşam ve ruh için gerekli olan
Fırtınalar yoluyla ortaya çıkmak için
Cennete ulaştığımızda
Hayallerimizi aşağı çekmek için.
Evet, kadınlar ağaç gibidir
Tek başına biz görkemli ve gizemliyiz
Birlikte iken ormanıyız
Vahşi Dişilin
Evet, kadınlar ağaç gibidir.
~ Edveeje Fairchild

Sayfamı takip edebilirsiniz...

WOMEN ARE LIKE TREES

Women are like trees
Rooted in the soil of soul
Embodied trunks of womanhood
Stretching toward the canopy
Of light that fills our wombs.
Yes, women are like trees
Growing deep into the Earth
Sourcing life
From tendrils reaching out
Below ground
Feeling for sister roots
To wrap around.
Yes, women are like trees
Sap flowing through our veins
Surging upward and outward
To all we embrace.
Strong and noble and gentle in the breeze
We expand and grow taller
With every season and moon phase.
Yes, women are like trees
Our canopy of leaves
Senses the light
Required for life and spirit
To emerge through the storms
As we reach heavenward
To pull down our dreams.
Yes, women are like trees
Alone we are majestic and mysterious
Together we are a forest
Of the Wild Feminine.
Yes, women are like trees.
~ Edveeje Fairchild

You can follow my page...







x






11 Mart 2017 Cumartesi

Hayatın Anlamı: İkiagi'mizi Bulma Yolculuğu (*)

Yaşama sebebi veya tutkusu olarak çevirisi yapılan ikigai kelimesini Japonlar “sabah uyandığınızda sizi yataktan çıkaran şey” diye çeviriyor. 



Japonca kökenli bu kelimeyi biraz araştırdığınızda “iki”; yaşam, hayat anlamına gelirken, “gai” ise etki, sebep, yarar anlamına geliyor. Bu iki küçük kelimenin yan yana gelmesinden ortaya “yaşama sebebi” diye derin bir anlam çıkıyor.”


İsmini aldığı otantik yerleşim Tokyo'nun 800 mil güneyinde Okinawa takım adaları (tam 161 tane) en uzun sağlıklı yaşam beklentisine sahip insan nüfusunu barındırıyor.
Bitkisel ağırlıklı besleniyorlar ve ortalama yüz sene üzerinde yaşıyorlar. Ne yediklerinden ziyade daha da önemli olanı nasıl yedikleri. Fazla yememek için farklı yöntemler geliştirmişler, küçük tabaklar kullanma, yemeği masada değil de tezgahta servis etme gibi.
Uzun ve sağlıklı yaşam beklentisinde dünya birincisi olan bu insanların hayatlarında daha da önemli olan bir fark da emeklilik anlamına gelen herhangi bir kelimelerinin mevcut olmaması, aksine hayatlarına anlam ve enerji katan “İkigai” kelimesi var.
Japonlara göre her bir bireyin farklı bir ikigai’si var. Bunu bulması için bireyin uzun ve derin bir iç yolculuğa çıkması gerekiyor. İçe doğru hem de bireyin kendisinden doğru bir yolculuk sandığınızdan daha zorlu olsa da bu anlamlı yolculuğun sonunda bir ışık var.
İşte yolun sonunda o ışığa ulaştığımızda varoluş sebebimizi, yaşam gayemizi, nasıl bir insan olduğumuzu veya aslında kim olmadığımızı, yani kendimize özgü “ikigai”mizi bulacağız. Bulduktan sonra da yaşama daha güçlü sarılıyor, enerjimizi daha bir yukarılara çıkarıyor olacağız.
“İkigai”mizi bulma yolculuğuna çıktığımızda bize bu dört element aslında birbirinden anlamlı dört farklı soru rehberlik edecek:
  • Neyi seviyorum? (Tutkumuz)
  • Dünyanın neye ihtiyacı var? (Misyonunuz)
  • İyi olduğum şeyler neler? (Ustalıklarımız)
  • Neyden ötürü ücret alıyorum? (Uğraşlarımız)
Bu dört farklı sorunun ardından yanıtlarımızın kesişim noktası ise bizim ikigai’mizi, yaşam gayemizi çok sade ve bir o kadar güçlü bir şekilde anlatıyor.

Hayatın asıl anlamı yani sır da tam burada :

Gayemizin, iyi yaşamak adına bize anlattıklarının adını koyup hakkını daha çok verebilmek.
Hayattaki duruşumuz ve yaptıklarımızla, yakın veya uzak fark etmez, çevremize bir fayda sağlıyorsak gerçekten bir “ikigai”miz yani yaşama dair bir tutkumuz var demektir. Böylesine bir yaşam gayesini, yaşadıklarımızdan daha çok keyif alma ve yaşamımıza daha çok anlam katma olarak da tanımlayabiliriz.
Yaşamımızı mutlu olmak, güçlü olmak ya da başarılı olmak temeline oturtmuş olabiliriz. Anlamlı bir hayatımızın olması ise bunların her birinden ve hepsinden çok daha güçlü bir tutku katıyor yaşamdaki adımlarımıza. Gayesi güçlü olanların niyetleri de güçlüdür, sırf bu yüzden de eylemleri bir o kadar olumluya dönüşür.
İç veya dış parazitlerle uğraşmayıp, iyi yaşamaya odaklanmanın en önemli adımlarından birisi yaşama gayemizi yani “İkigai”mizi bıkmadan usanmadan düşünmektir. Bulması ne kadar zor olursa olsun yaşatması, bize değer katması o kadar güçlü olacaktır.
İyi yaşamanın birçok sırrı mevcut, en önemli tılsımı ise yarınları beklemek değil, bugün güçlü yaşam tutkusu ile var olmaya devam etmektir. Böylesine bir varoluş ise hayallerimizi gerçekleştirmek yolculuğunda bize çok daha fazla cesaret ve güç verecektir.

*İndigo Dergisi'nden Alıntıdır

AŞK / LOVE

"Özünde aşk,ruh arayışıdır ve sohbet özlemidir."

"At its core, love is a search for soul, and longing for conversation."

Deepak Chopra







Sayfamı takip edebilirsiniz...
https://www.facebook.com/fundaerdemir17/?ref=bookmarks

19 Şubat 2017 Pazar

1 Hayat 2 Hikaye

Şu sıralar elimden düşürmediğim bir kitap var.

Savaşçı Tanrıça'nın Yolu!



Orijinal ismi Savaşçı Tanrıça Eğitimi ki kitapta 10 ders şeklinde aktarıyor yazar rehberliğini.

Derin dişilik ile ilgili şamanik uygulamalara da yer verilen özel bir kitap gerçekten.

Kitapta beni etkileyen en önemli mesajlardan biri yaşam hikayemizi yeniden yazmak ile ilgili idi.

Evet evet yanlış okumadınız!

Yazar çocukluğu sırasında ailesi ile yirmiye yakın ülke gezmiş. Her iki sene de bir taşınmışlar başka bir ülkeye. Tam alışıp arkadaş çevresi kurduğunda hop başka bir yere. Uzun yıllar bağ kuramama kök salamama ve bir çok yaşamsal zorlukları hep bu duruma bağlamış. Yeni birisi ile tanıştığında çocukluğunda nasıl da zor günler geçirdiğini  bir türlü normal bir çocukluk yaşıyamadığını başına gelen tüm problemlerin nerede ise tek sorumlusunun sürekli seyahat eden ailesi olduğunu anlatıp durmuş yıllarca...

Sonra bu davranışı ile kurban ve mağduru oynadığını anlamış! Yani tekrar tekrar bu hikayeye sarılıp kendisi sürekli güçsüzleştirdiğinin. Ve yaşantısına farklı bir açıdan bakıp kendini iyi hissettiren enerjisini yükselten farklı bir hikaye yazmayı seçiyor.

Yeni hikayesinde serüven dolu , gezgin bir ailenin parçası olarak zengin kültürel deneyim ve birikime sahip olduğu bir çocukluk yer alıyor...

Biraz daha anlaşılır kılmak için hikayemizin nasıl yaşamlarımızı  etkilediğine dair başka bir örnek vereceğim şimdi.

Minik kız inanılmaz düşük kilo ile doğmuştu. Annesi onu görür görmek "Yaşamaz bu ölür" demiş. Bunu daha sonra annesi anlatmış elbette ve fakat döllendiğimiz andan itibaren tüm olan herşeyi tıpkı birebir yaşamışız gibi kayıt altına aldığından bilinçaltımız bir boyutu ile zaten bu olayı biliyordu küçük kız. Ve aslında hikayelerimiz duygulardan oluşuyor. O anda annesinin onu istemediğine red ettiğine ona yük olduğuna  ondan  kurtulmak istediğine ve hatta  sıkılıp terk edip kaçıp gideceğine hükmetmiş inanmış. Elbette bunu bilemezdi bilinçli idrakı ile. Orta yaşlarına geldiğinde yaptığı çalışmalarda su yüzüne çıkarabilmiş  bu algısını. Böyle bir algı sonucu ikili  ilişkilerinde sağlıklı bağ kuramamış. Ona aşık olan hatta onunla evlenen erkeğe bile güvenememiş inanamamış bir türlü. Eşinin onu bir gün  istemiyeceği red edeceği  ona yük olacağı eşinin ondan  kurtulmak isteyeceği  ve hatta  sıkılıp terk edeceği endişesi ile farkında olmadan bu yoğun duyguyu taşımış içinde. Tıpkı annesi ile gibi. Ve üstelik hiç bir veri yokken bunun ile ilgili.  Ve elbette böylesi bir acı yaşamaktan ise belki de aşkı ilişkiyi korumak adına eşinden önce kendisi kaçmış terk etmiş erkeğini...Oyuncular değişse de hikaye giriş gelişme sonuç hep aynı olmuş! Ne zaman ki annesinin bu cümleyi kurarken sadece kendini yetersiz hissedebileceği son derece bebeği için endişe duymuş olabileceği panilemiş bir genç anne olabileceği şeklinde hikayesini yeniden yazdığında daha sağlıklı güvene sevgiye dayalı kalpten bir ilişkiye yaşamında yer açabilmiş.

Kitabın yazarı Heatherash Amara 'dan bu tüm yaşamsal blokajları çözen insanı özgürleştiren çok önemli bir rehberlik idi gerçekten!

Tam da o sırada 11 yaşındaki oğlum bir gece Pi'nin Yaşamı filmini izlemek istedi. Sanırım 3. veya 4. izleyişim filmi...Oğullarımın babası Hintli bir müzik üstadı ve 2014 yılında Hindistan'ı yaşatabilme şansım olmuştu oğullarıma. Kim bilir belki de babasını özlemiş idi minik oğlum?



Enteresan bir şekilde farklı manalar çıkardım filmden bu sefer. Hani aynı kitabı farklı zamanlarda okuduğunuzda farklı anlamlar bulursunuz ya. Zira siz değişmişsinizdir. Tıpkı öyle bir şey idi hissettiğim.

Filmin sonunda sigorta şirketi yetkilileri Pi'nin anlattığı sözde çılgınca olan hikayeye inanmayıp ısrarla gerçek hikayeyi duymak istiyorlardı. Pi de bir an önce kurtulmak için bambaşka bir hikaye anlatmıştı hatırlarsanız. Botta mahsur kaldığı hayvanları gemideki insanlar olarak aktarmıştı. İnsan yemek durumunda kalmışilardı vs vs...Gayet sıradan ve renksiz sıkıcı bir hikaye idi anlattığı. Sigortacılar bu hikayeye istinaden dosyayı kapatmışlardı. Pi'nin hikayesini yazmak isteyen genç yazar Pi'ye sormuştu. Hangi hikaye gerçek diye? Pi de "Sence hangisini Tanrı seçerdi?" şeklinde yanıtlamıştı. Gerçek hikaye  en inanılmaz mucizevi muhteşem renkli olan hikaye idi elbette!

Tam da bu noktada ruhsal körlük kavramı aklıma geldi.

Çoğumuz  sınırlı idrakımız ile yaşamlarımıza bakıyor ve ayrılık/korku bilincinden son derece sıkıcı ve anlamsız gözüken hikayeler yazıyoruz muhtemelen.

Ancak bütünün idrakı ve birlik/sevgi bilinci ile Tanrı'nın gözleri ile bakıldığında her birimizin yaşamı muhteşem zenginlik ve anlam içinde olan yaşamlar...

Sadece kendimize ve yaşamımıza kalbin gözü ile bakabilme becerisi ile ilgili her şey!

Sadece  nereden baktığımız  ve ne görmek istediğimiz ile ilgili herşey!

Yaşamın Tanrı'nın bizim için çok daha iyi bir hikayesi olduğuna inanıyorum.

Ve biz yaşama Tanrı'ya teslim olduğumuzda yaşamımız bu muhteşem hikayeye dönüşecek.

Yaşam hikayenize  Tanrı'nın gözü ile bakmaya ve yeniden yazmaya  hazır mısınız?

Sevgiyle


Sayfamı takip edebilirsiniz...
https://www.facebook.com/fundaerdemir17/?ref=bookmarks




x



Referanduma Doğru



“Evet-Hayır referandumu toplumu iyice bölmeye, iyice kutuplaştırmaya devam ediyor. Ortam son derece gerginleşiyor. “Ya evet çıkarsa geleceğimiz ne olacak?” endişesindeki hayırcılar bir yandan yükleniyor, “Ya hayır çıkarsa Allah korusun ilk kez yenilgi alırız” korkusundaki evetçiler bir yandan."
Fazıl Say'ın 3 sorusu var...
"Kazananı kim olacak belirsiz, başa baş. Ama kaybedenin birbirinden uzaklaşan Türk toplumu olduğu iyice kesinleşti. İyi niyetli, halkını düşünen bir siyasetin bunu bu topluma yapmaması gerekirdi. Dost olamadıktan, mutlu olamadıktan sonra sistem değişmiş, daha iyi olan ne? Bir de üstüne bir AKP’linin “evet çıkmazsa iç savaş çıkar” açıklaması eklendi. Tedirginlik iyice arttı.
‘Evet’çilerde anlamadığım 3 konu var.
Soralım, belki cevap buluruz.
1- “Başkanlık sistemi” dediğiniz şeyin Recep Tayyip Erdoğan olmadan da destekçisi olur muydunuz? Tek adam, tek sistem konusunu tek isime bağdaştırdınız ve bu da tüm demokratik şartları zorlamıyor mu?
2- Sistemin getirdiği hukuksuzlukların hepsi bir yana, tüm maddeleri okudunuz mu? Mesela milletvekilliği yaşının 18’e inmesi gibi gereksiz bir konuyu biliyor muydunuz? Daha üniversite okumamış, askere gitmemiş, aşk yaşamamış, dünyayı anlamamış bir yaşta , filmlere +18 uyarısının getirildiği bir sembolde, siz gerçekten samimi misiniz 18 yaşında birinin milletin vekili olması konusunda? Yoksa bu konu “önemsiz”mi? Önemsiz ise ne diye referanduma gidiliyor?
3- Sistemin dayattığı en enteresan konu bu sisteme destek veren MHP’nin kendini eritmek istemesi. Yani öyle ki sanki siyasetten vazgeçip AKP’ye katılıyorlar, sadece Erdoğan’ın istediği bir sistemi destekleyerek… Bunu mu istiyordu MHP seçmeni? Hayli şaşırtıcı.
Bu ülkede yaşanan hukuksuzluklar zaten ürkünç boyutlara geldi. Hiç bir suçu olmayan müzisyen dostlarımızın kamudan ihraçlarını geçtiğimiz haftalarda burada anlatmaya çalıştık. Bu toplum daha fazla bölünmemeli. “Senin başörtün benim şapkam”, “senin 15 Temmuzun benim Gezi Parkım” tartışmalarının nereye varacağı da belirsiz olur. Şu toplum artık kavga etmese. Artık dost olsa.”
Fazıl Say

12 Şubat 2017 Pazar

Zor Zamanlarda Var Olmak

Tüm dünyada ve ülkede yaşanan çok boyutlu olaylar durumlar hepimizi zorluyor. Gerçekten özel zamanlar bunlar...

Genetik olarak aktarım aldığımız ya da bireysel yaşamımızda yüklendiğimiz tüm travmalar yaralar korkular utanç suçluluk her türlü olumsuz duygular tetiklendi sanki...Omuzlarımızda ağır yük hissediyor olabiliriz.

Yıllardır bu yüklerini hafifletip içsel özgürlüğünü tesis etmeye çalışan çoğu kişi için belki daha yönetilebilir bir süreç ve fakat gerçek o ki sıkı bir şekilde savruluyoruz bir santfrüj (merkez kaç)  etkisi yaratan bu kaos içinde sanki...Kaosun merkezine gözüne yaklaştıkça da artıyor bu merkez kaç kuvveti...



Kim bilir belki de schumann rezonansının artması ilede ilgilidir bu hissettiklerimiz ?

Her şey çok hızlı ve yetişemiyorsunuz değil mi hiç bir şeye? Dikkatinizin zayıf ve yorgun olduğunu hissediyor olabilirsiniz hatta.

İçimizde yeni dünyaya yeni bize hizmet etmeyen bizi en yüksek versiyonumuza taşıyamıyacak olan herşeyi savrulup atacak içimizden bu süreç bence...Yaşamın varoluşun evrenin ve diğer bir deyişle Ruh'un titreşimleri artıyordur belki de?

Şimdi kontrolü bırakma zamanı...

Şimdi yaşama teslim olma zamanı...

Şimdi olmakta olana kabul verme zamanı...

Şimdi yaşama açılma zamanı...

Şimdi yaşam ile tüm varoluşla BİR olma zamanı...

İşte tam bu noktada merkezlenmenin bir diğer anlamda da  topraklanmanın son derece önemli olduğunu hissediyorum.

Merkezlenmek topraklanmak denilince de aklıma hep beden ile daha derinden temas geliyor...Beden ve zihnin uyumlanması ya da...

İşte benim listem!

Doğada olmak, tüm network bağlarından uzak sadece kendinizle doğada zaman geçirmek, ayakları toprağa koymak, denize sokmak, ağaca sarılmak, toprağa uzanmak...Sadece izlemek..Tıpki bir ağaç gibi sadece o anda orada olmak!

Yürümek yürümek yürümek...Sessizlik içinde saatlerce! Mümkün ise deniz kenarı ya da ormanda...

Şarkı söylemek, yolda yürürken otobüs beklerken ev işi yaparken mırıldanmak en azından, fırsat bulduğumuzda da avazımız çıktığı kadar güçlü bağıra bağıra şarkı söylemek (uzun araba yolculukları bire birdir bunun için)

Dans etmek , çıplak dans etmek evimizde, hatta aynanın karşısında seyredebiliriz çıplak bedenimizi ve izin verelim  ritim ile uyumu yakalasın bedenimiz, kontrolü bırakalım çılgınca vahşice dans edelim,

Sevişmek , bol bol sevişelim, sevgi ile açalım varlığımızı sevgiliye, sevgili ile topraklanalım,

Resim yapmak (parmaklarınızı ellerinizi bedeninizi fırça olarak kullanabilirsiniz), içimizden geldiği gibi renklerle dans edelim bırakalım kuralları bir kenara,

Enstrüman çalmak, eğer bir enstrüman yok ise hala yaşamınızda  işte tam zamanı, alalım  başımızı parklara gidelim deniz kenarlarına  gidelim enstrümanımızla,

Yüzmek, koşmak, yoga yapmak,pilates yapmak, bahçe ile uğraşmak, ev temizliği yapmak, yemek pişirmek, örgü örmek, dikiş dilmek, yazmak günlük tutmak, seramik yapmak, nefes seansları yapmak, yolculuk yapmak yeni yerler görmek yeni insanlar ile tanışmak...

Bedenimizle yapabileceğiniz her şeyi bolca her fırsatta yapmak..

Bedenimiz tüm duyularımızın aracı olsun!

Yaşama sevgiye teslim olduğumuzda cap canlı bir varoluş bizi bekliyor olacak!

Yaşamın bizim için çok daha iyi bir hikayesi olduğunu biliyorum!

Sevgiyle,












x





28 Ocak 2017 Cumartesi

Referandum İçin Doğru Soruları Sormak

Geçenlerde bir arkadaşım sosyal medyada "Seni güçlendirmeyen şey öldürür" şeklinde bir paylaşım yapmıştı.

Bir an aklıma geldi Debbie Ford'un Doğru Sorular kitabı...İnanın benim yaşamımı kurtarmıştır bu sorular. Ölümden döndüm diyebilirim!



Ve elbette toplumsal anlamda gündemimizdeki  konumuz  referandum geliverdi aklıma.

Sanırım her birimiz bu soruları samimiyetle kendimize sormalıyız. Önümüzde gerçekten  yaşamsal bir seçim var!

Debbie Ford dünyaca ünlü yaşam koçu, yazar,eğitmen ve konuşmacıdır. Işığı Arayanların Karanlık Yanı, Neden İyi İnsanlar Kötü Şeyler Yapar isimli kitapları Türkçe'ye de çevrilmiştir.

İşte kitaptan alıntı yaptığım bölüm.

"Bu sorulara vereceğiniz yanıtlar,düşüncelerinizi berraklaştıracak ve en iyi,en doğru seçimi yapmanız için sizi destekleyecektir. Soruların basitliğine aldanmayın.İnanılmaz derecede güçlüdürler ve her durumda her karar noktasında kullanılabilirler.İşte doğru sorular:

1) Bu seçimim, beni ilham verici bir geleceğe mi götürecek yoksa geçmişe saplanıp kalmama mı neden olacak?

2) Bu seçimim yaşamıma güç mü katacak yoksa yaşam enerjimi mi çalacak?

3) Bu durumu büyümek ve gelişmek için bir katalizör olarak mı yoksa kendimi yıpratmak için mi kullanacağım?

4) Bu seçimim beni güçlendirecek mi yoksa güçsüz mü bırakacak?

5) Bu inançtan mı yoksa korkudan mı kaynaklanan bir seçim?

6) Bu seçimi kendimi sevdiğimden mi yoksa kendimi sabote etmek için mi yapıyorum?

7) Kendim için mi yaşıyorum yoksa bir başkasını mı mutlu etmeye çalışıyorum?

8) Neyin doğru olduğuna mı yoksa neyin yanlış olduğuna mı bakıyorum?

9) Bu seçimim beni uzun süreli olarak mı tatmin edecek yoksa kısa süreli olarak mı?

10) Tanrısal olan  özbenliğimin mi yoksa insanı boyutum olan egomun yönlendirmesiyle mi seçimlerimi yapıyorum?"

Bu soruların toplum olarak bizleri ışığa barışa birliğe taşıması dileğimle...

Sevgiyle,









x





11 Ocak 2017 Çarşamba

Dünyayı Değiştirmek İstiyorsan 2

Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev, gerçekten sev.
Senin ruhunu çağıran bir kadın bul, seni idare eden değil
Kontrol listeni bir kenara at, kulağını kalbine koy ve onu dinle…
Yaşayan her varlığın adını, dualarını, şarkılarını duy,
Her kanat çırpanın, telaş içinde yüzenlerin, yeraltındakilerin, sualtındakilerin, her yeşilin, çiçek açanın, henüz doğmamış olanın, ölmekte olanın…
Onların onlara hayat veren Bir’e hüzünlü övgülerini işit,


Eğer adını henüz duymadıysan, yeterince dinlememişsin demektir.
Eğer hala gözlerinde yaşlar yoksa, eğer hala onun ayaklarına eğilmemişsin, neredeyse onu kaybetmişsin demektir.
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev, kendinin ötesinde sev. Arzunun ve mantığın ötesinde, senin gençlik, güzellik, ve çeşitlilik gibi bütün yapay özgürlük gündemlerinin ötesinde sev.
Bize çok sayıda seçenek verildi
Ama biz bir Ruhun ateşinin ortasında durup, oradan ışıyan gerçek özgürlükte aşka direnmeyi yakıp kül etmeyi unuttuk.
Bir tane tanrıça var
Ona bak onu gör.
Bak bakalım o mu baltayı başına vuracak olan.
Eğer değilse yürü, hemen…
Boşa zaman harcama.
Bil ki kararının onunla bir ilgisi yok.
Çünkü nihai olarak kim olduğu ile değil ne zaman teslimiyeti seçeğimizle ilgili..
 Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev.
Onu ölüm korkusunun ötesinde sev
Onu içindeki anne tarafından manipüle edilme korkunun ötesinde sev.
Ona onun için öleceğini söyle
Onunla birlikte yaşayabileceğini söyle.
Onunla birlikte ağaçlar dik ve onların büyümesini seyret.
Onun incinebilir güzelliğinde onun ne kadar güzel olduğunu söyle ve onun kahramanı ol.
Ona hatırlat, o senin adanman ve hayranlığınla o senin tanrıçan.
 Dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev.
Bütün yüzleriyle, bütün mevsimlerde
O seni şifalandıracak senin şizofrenini
ikili zihnini, yarım kalbini
O şizofreni ki senin ruhunla bedenini ayırır
Seni daima dışarıya bakar kılar, kendinden başka bir şeyi aramak için
Böylelikle yaşamı değerli kılmak için
Her zaman bir başka kadın olacak
Sonunda o parlak olan da eski mat olana dönüşecek
Ve sen yeniden huzursuz olacaksın
Arabalar gibi kadınlar değişik tokuş edilemez
Tanrıça, arzunun en son objesidir, satılamaz.
Erkeğin daha çok seçime ihtiyacı yok
Erkeğin ihtiyacı kadın, dişil, sabırlı, şefmatli, aramayan yapmayan, bir yerde nefes alan, köklere inen, birlikte yeryüzünü sarabileceğiniz kadar kuvvetli.
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir kadını sev, yalnızca bir kadını.
O kutsal bir kase gibi sev ve koru onu
Bütün insanlık için duyduğu terk edilme korkularını sev.
Onun yaraları sadece onun yaraları değil,
Onun bağımlılığı zayıflık değil
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan bir kadını sev
O sana inanana kadar sev. O zaman içgüdüleri, sanatı, sesi, vizyonları, tutkusu, vahşiliği ona tekrar döner
O aşkın gücüdür, bütün politik medya şeytanlarının yok etmeye ve değerini düşürmeye çalıştığı aşkın gücüne sahiptir. 
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan
Davalarını, silahlarını, iç savaşını bırak, öfkenden vazgeç, büyüklük sevdalarını aydınlanman için bırak…
Kutsal kase senin önünde duruyor…
Eğer onu kollarına alırsan bu yakınlıktan daha ötesini aramaktan vazgeç.
Ya huzur ve barış denilen şey bir kadının kalbiyle beraber tekrar hatırlanması gereken unutulmuş bir rüya ise?
Dünyayı değiştirmek istiyorsan bir kadını sev.
Gölgelerinin en derinliklerine kadar
Varlığının en yüksek noktalarına kadar
Onunla ilk karşılaştığın bahçeye git
Gökkuşağı ülkesinin kapısına
Birlikte tek bir ışık gibi yürüyerek
Dönüşü olmayan noktaya
Yeni bir yeryüzününün başlangıcına ve sonuna…


Sayfamı takip edebilirsiniz...
https://www.facebook.com/fundaerdemir17/?ref=bookmarks


Dünyayı Değiştirmek İstiyorsan 1

Dünyayı değiştirmek istiyorsan bir erkeği sev; gerçekten sev… 
Birini seç, ruhu seni çağıranı, seni net biçimde göreni seç. Korkabilecek kadar cesur olanı seç.
Elini tut ve onu kalbinin damarlarına götür, orada senin sevecenliğini görsün, orada dinlesin, onun ağır yüklerini kendi ateşinde yak, kül et.
Gözlerinin derinliklerine bak, derinden bak, orada  hareketsiz kalanı uyandır, dirilt. Utangaç olana cesaret ver, orada ne beklediğini fark et.
Gözlerinin derinliklerine bak

Gözlerinin derinliklerine bak, orada babalarını, dedelerini gör, uzak yerlerde, çok eski zamanlarda savaşa ve şiddete karışmış atalarını gör.
Acılarına, mücadelelerine, maruz kaldığı işkencelere bir zamanlar…
Ve bırak hepsi gitsin…
Onun atalarından gelen yükü hisset
Sana sığındığında kendini nasıl güvende hissedeceğini bil
Onun öfkesine ayna olma
Çünkü senin bir rahmin var, eski yaraları iyileştiren, derin ve tatlı bir kapı…
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir erkeği sev, gerçekten sev…
Karşısında kırılganlığın nefesinde kadınlığın bütün ihtişamıyla otur…
Bir çocuğun masumiyetinde, ölümün derinliklerinde, açan bir çağrı olsun, onun erkeklik gücünü kabul et…
Geri gittiğinde, kaçtığında, mağarasına doğru, çünkü kaçacaktır…
Ailendeki bütün kadınları etrafına topla, onların bilgeliğinden nasiplen.
Onların fısıltıyla anlattıklarını dinle, korkmuş genç kız kalbini sakinleştir.
Onlar seni sakinleştirecek ve sabırla onun dönüşünü beklemeni kolaylaştıracaklardır…
Git kapısında otur ve hatırlatma şarkısı söyle, belki bir kez daha dinginleşecektir…
Onu küçük bir çocuğu gibi hilelerle, baştan çıkarma oyunlarıyla kandırma, bunlar  sadece onu ayartıp yok oluş ağına sürükler…
Kaousun ve nefretin mekanı olan bu yer ataları tarafından yapılan bütün savaşlardan daha korkunçtur..
Bu dişil enerji değildir, bu öç almadır
Bu eğilip bükülmüş çizgilerin zehiridir,
Asırlarca sömürülmüş olan, tecavüz edilen dünyanın zehiri.
Bu kadınlara bir güç vermez
Bu kadını erkeği hadım eden bir hale dönüştürür
Bu hepimizi öldürür…
Annesi onu ister öpüp kucaklamış olsun ister olmasın
Ona gerçek anneyi şimdi göster
Sarıl ona, nezaketine ve derinliklerine götür…dünyanın merkezine…
Onu yaraları için cezalandırma, senin ihtiyaçlarını ve kriterlerini karşılamadağı için, onun için tatlı ırmaklar gibi ağla
Gözyaşlarını döktüğünde onu eve getir…
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir erkeği sev, gerçekten sev
Onu çıplak ve özgür olabileceği kadar sev
Onu doğum ve ölümün döngüsüne bedenini açabilecek kadar sev
Ve bu fırsat için ona teşekkür et.
Birlikte öfkeli rüzgarlarda ve dingin ormanlarda dans ettiğinizde
Kırılabilecek kadar cesur ol, izin ver, varlığının yumuşak baş döndürücü yanlarını keşfetsin,
Bilsin ki seni kucaklaşıp sarabilir, koruyabilir
Kollarına  at kendini, seni tutacağından emin ol,
Bundan önce binlerce kez düşmüş olsan bile
Ona teslim olarak ona teslimiyeti öğret
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir erkeği sev, gerçekten sev
Destekle onu, besle onu, ona izin ver, onu duy, kucakla, iyileştir onu.
Bunun karşılığında sen de beslenecek, desteklenecek ve korunacaksın
Güçlü kollar, net düşünceler, odaklanmış oklar tarafından
Çünkü eğer izin verirsen, o düşündeki adam olur…




x

8 Ocak 2017 Pazar

Antik Yunan'a göre 8 Farklı Aşk Türü



1. “EROS” VEYA EROTİK SEVGİ
 Aşkın ilk çeşidi, Yunan aşk ve bereket tanrısı olarak adlandırılan Eros'tur. Eros cinsel tutku ve arzuyu temsil eder.

Antik Yunanlılar, Eros'u tehlikeli ve korkutucu olarak görüyorlardı; çünkü bu, üretmek için ilkel itki yoluyla bir "kontrol kaybı" içeriyordu. Eros romantik ve cinsel duygular uyandıran tutkulu ve yoğun bir aşk şeklidir.

Eros, spiritüel olgunluğun kalbinde Tantra ve manevi seks yoluyla "güzellik bilgisini geri çağırmak" (Socrates'ın söylediği gibi) için kullanılabilen, sevinç içinde ve güzelce idealist bir sevgidir. Ancak yanlış yönlendirildiğinde, eros suiistimal edilebilir, ve şımartılabilir; bu, dürtüsel davranışlara ve kırık kalpler yol açar.

Eros hızla yanan ilkel ve güçlü bir ateştir. Aşkın bencil yönleri, yani kişisel ilgi ve fiziksel zevkle etrafında yoğunlaştığı için alevin aşağdaki daha derin aşk biçimlerinden biri ile soğutulması gerekir.

2. “PHILIA” VEYA  ETKİLEYİCİ SEVGİ
Aşkın ikinci türü philia ya da dostluktur. Eski Yunanlılar philia'yı erotik aşktan  çok daha fazla değer verdiler  çünkü  bu eşitler arasında bir sevgi olarak kabul edildi.

Plato, fiziksel cazibe sevginin gerekli bir parçası olmadığına, dolayısıyla "fiziksel cazibe olmadan" anlamına gelen platonik kelimesini kullandığını hissetti. Philia, zor zamanları birlikte sürdürebilen arkadaşlar arasında hissedilen bir aşk türüdür.

Aristo'nun söylediği gibi, philia, cinsel cazibe yoğunluğundan uzak, "tutkusuz erdemli bir aşk" tır. Sıklıkla arkadaşlar arasındaki sadakat duyguları, takım arkadaşları arasındaki dostluk ve
fedakarlık hissi içerir

3. “STORGE” VEYA AİLEVİ SEVGİ
Her ne kadar storge fiziksel çekim olmaksızın bir aşk olarak philia'yı yakından takip etse de, storge öncelikle akrabalık ve aşinalıkla ilgilidir. Storge, genellikle ebeveynler ve çocukları ile ebeveynleri için çocukları arasında akan doğal şefkat biçimidir.

Sevgi sevgisi, daha sonra yetişkinler olarak paylaşılan çocukluk arkadaşları arasında bulunabilir. Ancak, storge güçlü bir aşk şekli olmasına rağmen, özellikle de ailemiz ya da arkadaşlarımız yolculuğumuza uyum sağlamadığında ya da yolculuğumuzu desteklemediğinde, spiritüel yollarımız üzerinde bir engel oluşturabilir.



 4. “LUDUS” VEYA OYUNCU  SEVGİ
Ludus'un içinde erotik eros olsa da, bundan çok daha fazlasıdır. Yunanlılar, ludus'u şirin bir aşk şekli, örneğin genç sevgililer arasındaki sevgi olarak düşünüyorlardı.

Ludus, başkasına aşık olma aşamalarının başından  geçtiğimizde hissettiğimiz duygudur Çırpınan kalp , flört, kışkırtıcılık...

Aşkta oyunculuk, genellikle uzun vadeli ilişkilerde kaybedilen temel bir maddedir. Yine de bu oyunculuk , sevginin çocuksu masumiyetini canlı, ilginç ve heyecanlı tutmanın sırlarından biridir.



5. “MANIA” VEYA TAKINTILI SEVGİ
Mania aşkı, bir eşi bir tür delilik ve takıntı haline getiren bir sevgi çeşididir. Eros ve ludus arasında bir dengesizlik olduğunda ortaya çıkar.

Mani yaşayanlara aşkın kendisi   kendilerini kurtarmak  için bir araçtır;  öz saygı  yoksunluğu çekenlerin   kendi değerliliklerini güçlendirmeleri şeklinde.  Bu kişi kendini değerli  hissetmek için sevilmek ve sevilmek istiyor. Bu nedenle, partnerine  umutsuzca "ihtiyaç duyuyor" gibi hisseden, mağdur ve kıskanç sevgililer haline gelebilirler

Eğer diğer partner de  aynı mania  aşkı ile karşılık vermezse, pek çok  sorun ilişkiye hakim olur. Bu nedenle mani genellikle bağımlılık gibi davranışlara  yol açabilir.
*-
6. “PRAGMA” VEYA KALICI SEVGİ
Pragma, zaman içerisinde yaş almış, olgunlaşmış ve gelişmiş  bir aşktır. Fizik ötesi, gündelik yaşamı aşmış  ve zamanla oluşan eşsiz bir uyumdur.

Pragma'yı uzun zamandır birlikte olan evli çiftlerde veya on yıllardır süren dostluklarda bulabilirsiniz. Maalesef pragma kolaylıkla bulunmayan bir aşk türüdür. Böyle bir aşkı bulmak için çok fazla zaman ve enerji harcarken onu nasıl koruyacağımızı öğrenmek için çok az zaman veriyoruz.

 Diğer aşk tiplerinden farklı olarak, pragma her iki tarafın  da  çaba sarf etmesinin sonucudur. İnsanlar arasında ilişkinin sürdürebilmesi için  insanlar arasında uzlaşmanın  öğrenildiği, sabır ve hoşgörü gösterildiği bir sevgidir.

7. “PHILAUTIA” VEYA BENLİK SEVGİSİ
 
Yunanlılar, başkalarına bakabilmek için önce kendimize bakmayı öğrenmek zorunda olduğumuzu anlamıştı. Bu kendini sevme şekli, Narsisizm'de olduğu gibi, kişisel şöhret, kazanç ve servete odaklanmış, sağlıksız makyaj ve kendine merak uykusu değildir.
Bunun yerine, philautia, en sağlıklı biçiminde kendini sevmektir. Budist felsefesi bunu  "kendine merhamet" olarak aktarır. Bu, bir kez kendinizi sevme ve kendi varlığınız ile  rahat hissetme gücüne sahip olduğunuzda ancak  derin bir  anlayışla,  başkalarına sevgi verebileceğinizi ifade eder.  Aristoteles'in söylediği gibi, "Başkaları için samimi duygular, bir insanın kendi hislerinin bir uzantısıdır."
Sahip olmadığınızı paylaşamazsınız. Kendini sevmezsen, başkasını da sevemezsin. Gerçekten mutlu olmanın tek yolu koşulsuz sevgiyi kendiniz de bulmaktır. Kendinizi sevmeyi ve anlamayı bir kere öğrendiğinizde, Ben'in ruhsal özgürlüğünü aramaya hazır  mısınız?


8. “AGAPE” VEYA ÖZVERİLİ SEVGİ

Antik Yunan’da en yüksek ve en radikal tür sevgi agape veya özverili  koşulsuz sevgidir.

Bu aşk türü, toplumumuzda genellikle sevgi olarak geçen duygusal dışavurum değildir. Seks takıntılı    kültürün sevgi olarak aktarmaya çalıştığı , koşullu sevgi ile  hiçbir ilgisi yoktur.

Agape, bazılarının spiritüel sevgi dediği şeydir. Bu, koşulsuz bir sevgidir, kendimizden büyük, sınırsız   bir merhamet, sonsuz bir empati. Budistlerin "mettā" ya da "evrensel sevecen nezaket" olarak tarif ettiği şey budur. Arzuları ve beklentilerden özürleşmiş,  başkalarının kusur ve eksikliklerine bakmaksızın sevilen aşkın en saf şeklidir. .

Agape, sezgisel olarak ilahi hakikat olarak bildiğimiz aşktır: büyük iyiliğimizi kabul eden, bağışlayan ve   inanan aşk.
Antik Yunan  sayesinde, hayatımızdaki tüm farklı aşklardan öğrenebiliriz. Bu ayrımlardan dolayı, erosdan gerçekten zevk almak için, philia aracılığıyla daha derin derinlik aramak ve ludus yetiştirmek ve         ilişkilerimiz olgunlaşırken maniyi kullanmaktan kaçınmayı öğrenebiliriz. Bu gayretle, ruh eşlerimiz ya da ikiz alevlerimizle ilişkilerimizde pragma bulacağız.
 Son olarak,  philautia ve agape gücü  aracılığıyla, insan kalplerimizin gerçekte ne kadar muhteşem       olduğunu anlayabiliriz. Kalplerimiz, evrende, başkalarına  verdiklerinden daha çok büyüyebilen tek şeydir!
 
Kaynak

 https://lonerwolf.com/different-types-of-love/

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...