27 Haziran 2020 Cumartesi

GÜNÜN ŞARKISI / SONG OF THE DAY





Akıp giden bulutları izleyin ve yaşamı  soluyun...




xxx 

23 Haziran 2020 Salı

Bitkiler İçin Konser

Dün akşam Barcelona' da sıradışı bir etkinlik oldu. 

Yer  Gran Teatre Del Liceu. Yaklaşık 2292 bitki canlı konser izledi.

Konser İspanya'daki olağanüstü halin bitmesinden bir gün sonraya planlanmış.



Besteci Giacomo Puccini'nin Crisantemi adlı eseri çalındı ve performans altı dakika sürdü. Konser sonrası her bir bitkinin salgında mücadele eden sağlık çalışanlarına hediye edileceği iletildi


Yapımcı Ampudia 'nın sözleri şöyle. ''Şu anda yaşadıklarımızla ilgili bitkilere net bir şeyler söylemeliydik. Bunu müzik formunda yapabiliriz. Bu onların anladığı en azından etkilendiği bir dil.  Bu performans bir ağıt. Başka varlıklara olanlar yüzünden hissettiğimiz üzüntüyü aktarmanın da bir yolu. ''



Çok heyecanlandırdı bu konser beni. Gerçekten de müzik tüm canlılarla iletişim kurmanın belki de tek yolu. Sonuçta tüm evrenin dili titreşim. Önemli olan bağ kurabilmek ve duyguları ifade edebilmek.

Hermann Hesse ' nin Ağaçlar kitabından bir alıntı paylaşmak istiyorum tam burada.

“Üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar. Yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde.

Yollara düşme özlemiyle kederlenir yüreğim, akşamları rüzgarda uğuldayan ağaçları duyduğumda. Sessizce, uzun uzun dinlerseniz, bu özlemin esası da anlamı da çıkar ortaya. Sanıldığı gibi acıdan kaçıp gitme arzusu değildir bu. Yurda, ananın belleğine, hayatın yeni kıssalarına duyulan özlemdir. Eve götürür insanı. Her yol eve götürür, her adım doğumdur, her adım ölümdür, her mezar anadır.

Böyle uğuldar ağaç, çocuksu düşüncelerimizden ürktüğümüz akşam vakitlerinde. [...] Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. Yurt budur. Mutluluk budur.”

Doğanın ve kalbin frekansının eş değer olarak  1 Hertz olduğunu öğrenmiştim bir eğitimde. Doğa ile özümüz aynı frekansta titreşiyor. Biz de doğanın bir parçasıyız ve ortak bir frekansta titreştiğimize göre gerçekten tüm canlılar ile gerçek bir iletişim kurabiliriz diye düşünüyorum.

Hoʻoponopono, Hawaii'de uzlaşma ve affetme uygulamasıdır. Hawaii dili kelimesi İngilizceye sadece düzeltme olarak geçer, eşanlamlılar yönetir veya denetler ve zıt anlamlıdır. Hawaii, Samoa, Tahiti ve Yeni Zelanda dahil olmak üzere Güney Pasifik'teki adalarda da benzer affetme uygulamaları uygulanmaktadır.

İşte bu kadim uygulamayı yaparak doğa ile yıpranmış hatta kopmuş bağımızı yeniden tesis edebilir güçlendirebiliriz. Kalbimizi açıp içtenlikle sevgi ile gördüğümüz her ağaca bitkiye  hayvana dereye denize özetle tüm canlılara 

'' Özür dilerim lütfen beni affet seni seviyorum teşekkür ederim'' diyebiliriz.

Bizim aklımızın alabildiğinin  çok ötesinde bağlarla bağlıyız tüm canlılar ve doğa ile.

Tek bildiğim bu!

Ve sadece katıksız samimiyet içtenlik dürüstlükle bu uygulamayı yapmalıyız.

Yeniden tek vücut olmamız mümkün.

Sevgiyle,





xxx



16 Haziran 2020 Salı

Maskeler Düştü ve Bencilliğimiz Göründü

Oğlum gibi bir çok genç YKS sınavı için aylardır ter döküyor.

Hem okullarındaki sorumlulukları yerine getirmek hem de  üniversite sınavına hazırlanmanın yanı sıra   son üç aydır da salgının psikolojik zorlukları ile de mücadele ettiler bugüne kadar.

Hepsi pırıl pırıl gençleri bu ülkenin. Ve hak ediyorlar iyi eğitim almayı iyi işlerde çalışıp hayal ettikleri hayatları yaşamayı.



Ve fakat maskeler düştü ve bencilliğimiz göründü.

 Büyük hayal kırıklığı içindeyim ve de kızgınım.

Covid günlük vaka sayıları nerede ise Mart  ayı sayılarına  dönüş yaptı. İkinci dalga riski çok yükseldi.   14 Haziran'da MSÜ sınavında taşıyıcı olduğu sonradan anlaşılan  bir gencin sınava alınması sonucu tüm sınıfın karantinaya alındığı haberi düştü hafta başı medyaya.

Ve doğal olarak hem ben hem de oğlum iki hafta sonra yapılacak YKS sınavı ile ilgili son derece endişe içindeyiz. Sınav yeri de belli oldu ve evimize oldukça uzak bir okulda sınava gireceğini öğrendik. Oğlum  büyük ihtimalle sınava girmeme kararı alacak ki belki de en bilgece davranış bu olabilir. Onca aylık emek heba olacak.Ve fakat sağlığı her şeyden önemli.Kararına saygım sonsuz ve yanındayım.

Oysa on gün önce iş yeri güvenliği şirketi sahibi doktor arkadaşımla konuştuğumda son derece olumlu idi süreç. O da rahat olmamı söylemişti. Ve içim rahatlamıştı. Rakamlar düşüyordu.

Ve olanlar oldu. Korktuğumuz başımıza geldi.

İnsanlar hiç bir şey yokmuş gibi eski normal yaşamalarına döndü. AVM 'ler  de kuyruklar, sabahlara kadar piknikler, asker uğurlamalar, ülkenin her yerine kontrolsüz  seyahatlar , düğünler dernekler ve diğerleri...Üstelik maskesiz sosyal mesafesiz...

Bu süreçte maske taktığım için bile eleştirildim. Kaç kez maske takıp sosyal mesafesini korumasını hatırlattım oturduğum semtteki market çalışanlarına ve de esnafa.  Bazı komşularım ve çocukları ilk günden beri site bahçesinde maskesiz oyunlar oynadı  sohbetler yaptı...

Özellikle 1 Haziran sonrası sorumsuz özensiz  maskesiz mesafesiz davranıp bu sonuçlara neden olan insanlara kızgınım. Ve hakkımı helal etmiyorum.

İşbirliği içinde takım olarak hareket edemedik. Herkes kendini ve o anki eğlencesini düşündü. Erteleyemedi bunu. Küçük çocuklar gibi.

Benzeri şekilde yöneticileri de eleştiriyorum. Aylardır insanlar uzmanlar çeşitli platformlardan uyarıyor anlatıyor öneriler paylaşıyor. Yok sağır olundu sanki.

Kriz yönetimi farklı bir beceri ve bakış açısı gerektirir. En ufak detayın resmin tamamını nasıl etkileyebileceğini öngörebilmek ve önceden önlemleri alabilmek gerekir.

Çok basit bir şekilde MSÜ, LGS ve YKS sınavları bittikten sonra 1 Temmuz'da normalleşmeye geçilebilirdi örneğin. Şu anda yaşanan güven krizi yaşanmaz idi. Onların da başı ağrıyor şu anda.

Hatta bugün Adalet Saray'ları açılınca yaşanan izdahamı görünce 15 yaşındaki oğlum bile ''Neden randevu sistemi ile yapılmamış işlemler .'' dedi. 15 yaşında çocuk düşünebiliyor bu detayı.

Evet maskeler düştü ve bencilliğimiz göründü.

Ya birey olarak kendi zevkimizin keyfimizin peşindeyiz ya da yönetici olarak elimizdeki gücü korumanın.

Gerçekten içtenlikle diğerini ya da toplumun tümünü  düşünmüyoruz.

Herkes kendi bencil ajandasının peşinde. Duyarlı olan insanlar için sözüm meclisten dışarı elbette.

Salgın ilk başladığında kendimiz enfekteymişiz gibi davranıp diğerini gözetirsek ancak hep birlikte kurtulabiliriz demişti İngiliz bir biyolog.

İnsan türü işbirliği sayesinde yeryüzünde yaşama tutundu. Bencil olan türün yeryüzünde yaşam şansı yok.

Maske takmak seni önemsiyorum sana saygı duyuyorum senin sağlığına dikkat ediyorum demektir aslen. Diğerini düşünen maske takar. Bunu iyi anlatamadık insanlara. Ya da o kadar benciller ki algılayamıyorlar bu bakış açısını.

Ancak bencil insan öncelikli olarak kendi çıkarlarını düşündüğünden , biri maske takıyorsa o kişinin kendisinden virüs  almamak için maske taktığını düşünerek alınganlık gösterip tepki verebilir diye düşünüyorum.

Diğerini düşündüğümüz kadar insanız ve de gelişmişiz.

İşte diğerini düşünerek  işbirliği içinde yaşama becerisi sergileyebilen  ülkeler bugün hem gelişmiş demokratik ülke olarak anılıyor hem de salgın gibi krizleri iyi yönetebiliyorlar.

Bu kadar sorumsuz bu kadar bencil  bir toplum içinde yaşadığımın farkında değilmişim meğer.

Ve yüzüme vuran bu gerçeklik nedeni ile çok üzgünüm.

Şimdi daha iyi anlıyorum '''Her toplum layık olduğu gibi yönetilir.'' sözünün anlamını.

Yöneticiler toplumu yansıtıyor bana göre. Işığımızı da karanlığımız da.

Hem bireysel hem toplumsal olarak yaşadığımız deneyimimizi değiştirmek istiyorsak önce
bakış açımızı değiştirmeliyiz.

Kendimiz için değil diğeri için maske takmanın ne demek olduğunu algılayıp bu davranışı sergilemeliyiz ilk önce.

Ancak o zaman bir şansımız olacak!


Umutla,







xx







12 Haziran 2020 Cuma

Kendini Yok Saymak Üzerine

Salgın başladığından bu yana her hafta önce Cumartesi şimdi Pazartesi geceleri İzzet Çapa  ile Ali Poyrazoğlu 'nun instagram üzerinden söyleşilerini dinliyorum. Söyleşi programının ismi ''Ya Evde Yoksan?''

Kah muzip kahkahalar atıyorum kah  içleniyorum gözlerim dolu dolu ,  sık sık da düşünüyorum.



Devam edecekler sanırım bu sohbetlere çeşitli platformlar üzerinden. Kesinlikle öneririm. Çok zenginleşeceğinize emin olabilirsiniz.

Dolayısıyla sayfasını takip ediyorum İzzet Çapa'nın . Ve sayfasındaki bir paylaşımı dikkatimi çekti bugün. Okuduğu bir şeyi paylaşmış.  Çok etkilendim hatta çocuklarıma ilettim hemen paylaşımını. Ve nelerin kendimizi yok saymak olabileceği üzerine kısacık sohbet ettik onlarla. 

Ve sizinle de paylaşmak istedim. 

''İnsan çok sevmekten,  kıyamamaktan, kızamamaktan, üzememekten ve hep alttan almaktan kaybeder. Çünkü hayat ilk olarak kendini yok sayanları,  harcar.''

Kişinin kendini yok sayması  hangi davranışları içeriyor olabilir diye düşündürdü beni bu paylaşım.

Kişinin kendi değerini bilmemesi, aşırı mütevazi ve alçak gönüllü olması, hakkını aramaması , kendi ihtiyaçlarını yok sayması ya da önceliğine almaması, duygularını bastırması ya da yok sayması ve ifade etmemesi, yapılan saygısız ve kaba davranışları defalarca hoş görmesi ya da affetmesi, kişinin görülmediği kabul edilmediği anlaşılmadığı hatta eleştirilip yargılandığı ışığını yayamadığı ilişkilere işlere ortamlara kendini maruz etmesi, hatta mükemmeliyetçi olması  ilk aklıma gelenler...

Peki bir insan neden böyle davranır?

Bunun net bir yanıtı yok sanırım. Kişiye göre farklı yanıtlar olabileceğini düşünüyorum

Kimi için bencil ve kendini beğenmiş olarak algılanmaktan çekinmesi ve kendini maskelemesi olabilirken bir diğeri için hayata ve kendine aşırı güvenmesi olabilir.

Ya da gerçekten kendi varlığı ve elindekilerle tatmin olabilme becerisine sahip olması, vazgeçmeyi başarısızlık olarak algılaması ve dolayısıyla başarı takıntısı, hırslı biri olarak algılanmak istememesi, diğerlerinin kendisinin kalabilmesi için çapa gösterip   değişebileceklerine inanması , her şeyi kontrol etme takıntısı gibi nedenler  olabilir...

Ve fakat daha derine bakınca üç  baskın motif çıkıyor sanki.

Biri son  derece kendini beğenmiş gizli kibir sahibi bir profil . Diğeri öz saygısı ve öz sevgisi zayıf  kurban rolünü benimsemiş bir profil. Ve en son olarak da  bilge bir ruha sahip bir profil.

Gizli kibir sahibi profil  içindeki kibri,  kendini üstün görme halini kendince saklamaya çalışan ve maske takan bir profil olabilir . Yoğun hırsları olan başarı ve kontrol takıntısı olan kişiler bunlar. Rekabetten mücadeleden zorluktan beslenirler. Bir huzur bulamazsınız yanlarında. Üretmek son derece gerekli sağlıklı bir edinim iken bu insanların yanında acılı bir hal alır. Üretimleri diğerleri için değil kendileri içindir. Hizmet için hizmet etmezler. Her ne yapıyorlarsa kendileri içindir. Gizli bir ben merkezciliğe sahiptirler fakat bunu çok güzel saklayabilirler. Bencil ve kibirli profil diyebilirim bu profile.

Öz saygısı, öz değeri ve  öz sevgisi zayıf olan kurban rolünü seven sürekli dışarıyı suçlayan ve şikayet eden profiller olarak tanımlıyorum bu profili. Hayatınızda böyle insanlar var ise büyümeyen bir çocuk ile yaşadığınızı ve hep ona destek vermeniz gerektiği duygusunu hissedebilirsiniz. 

Bilge ruh sahibi olan kişilerin de ''hiçlik'' kavramını kendini yok saymak olarak algılamış olabileceğini düşünüyorum şu an. Olma halini olgunluk halini kendini yok saymak olarak algılanmış olabilirler mi? . Ya da dışarıda olan biteni umursamazlık hali.  Dışarıya dışarıdan gelenlere karşı bağışıklık hali. Elbette özünde dış durumlardan etkilenmeyen, çocuksu bir neşe ile anda mutlu yaşayabilen, yüksek değerlere sahip kişiler olabilir bu insanlar. Gerçekten insani değerleri taşıdıklarından dışarısı ne düşünür endişesi taşımadan  insan onuruna yakışır şekilde düşünür ve yaşarlar. Ancak o zaman da dışarısı tarafından yanlış anlaşılma riski taşırlar.

Peki iyileşme nasıl olacak her bir profil için?

Birinci profilin ne kadar kendini maskelemeye çalışırsa çalışsın dışarıdan hırslarının ve kibirinin görüldüğünü bilmesi ona iyi gelebilir. Hatta bu gizli kibirinin  ve hırslarının onun asıl düşmanları olduğunu fark etmesi.  Bu şekilde kibrini ve hırslarını dengeleyebilir. Diğer insanların ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçları ile en azından aynı sıraya koyması iyileştirici olabilir. Ve gerçek samimiyetin açıklığın insanları yakınlaştırabileceğini bilmek.

İkinci profilin kendine acımaktan vazgeçip şikayeti ve mazeretleri terk edip kendi ihtiyaçlarını önceliğine alarak yeniden kendini ve hayatını yapılandırmaya başlaması önerilebilir. Kendisi için yola çıkması.

Üçüncü profilin ise bu dünyanın illüzyonuna kendini kaptırmadan kendine ve yaşamına yeni bir bakış açısı geliştirmesi iyi gelebilir.  Bir tas çorba ve bir hırka ile mutlu mesut kendi ile dolu olarak  yaşayabilmesine rağmen, içindeki varlığın yüceliğini dikkate alarak onu en iyi şekilde ağırlayabileceği  deneyimleri yerleri insanları hayatına alma tercihinde bulunabilir.  Kim olduğunu hatırlaması ve kendi gücünü ve iradesini geri çağırması ona çok  iyi gelecektir. 

Zihnimden hemen dökülenleri paylaştım sizlerle.

Doğru  soruları doğru zamanlarda sormanın önemine inanıyorum. 

Doğru soruları sormanın ve içimize bakmanın şimdi tam sırası!

Işıkla,











xxx







7 Haziran 2020 Pazar

Evlat Olmanın Vicdan Yükü

Bundan  bir kaç sene önce bir müşterim ''50' li yaşlara geldim . Yaşlılığımı düşünüyorum. Çocuklarıma vicdan yükü olmak istemiyorum. Yaşlıların gençlerle birlikte olabileceği, üretebileceği bir yaşam alanı hayal ediyorum.'' demişti. Hatta bu hayalin finansmanına yönelik bir sigorta ürünü üzerinde beyin fırtınası yapmıştık.



Çocuklarımıza vicdan yükü olmamak...Düşünmüştüm uzun uzun sonrasında.

Bu içimizde kaç ebeveynin düşünebildiği bir duyarlılık acaba?

Bizim toplum tam tersine bu vicdan yükünü omuzlarına yüklüyor insanların. İyi evlat olma bu vicdan yükünü ne oranda taşıdığın ile ölçülüyor.

Eğitimde , eş seçiminde , iş hayatında özetle hayatın hemen hemen her alanında negatif cinsiyet ayrımcılığına uğrayan kadınlara bu konuda pozitif ayrımcılık uygulanıyor üstelik.

Anne babaya bakmak kız çocuğunun görevi oluveriyor. Erkek evlat hayatını hayallerini yaşayabilir oluyor. Erkek çocuğu serbest bırakıyor aileler ve toplum. Fakat kız çocukları için hayat öyle değil. Korkunç bir adaletsizlik bu. Ortada bir vicdan yükü var ise tüm evlatların ortak olarak bu yükü taşıması daha adil olur. 

Çocukken aileleri tarafından terk edilen, şiddete uğrayan, istismar ve suistimal edilen insanlar için öyle çok da kolay değil bu vicdan yükünü taşımak. Size hayatı zehir zindan etmiş insanlardan ayrılamamak...

Böylesi bir aileden gelen  yetişkin kadın ve erkeklerin ebeveynleri ile sağlıklı mesafelerini koruyamamaları nedeni ile fiziksel hastalıklara maruz kaldığına  dair bile araştırmalar var.

Önceliğimizin anne babamızdan  önce kendi fiziksel duygusal ve ruhsal sağlığımız olması çok da yanlış gelmiyor bana. Kendi bütünlüğümüzü korumak bizim en öncelikli sorumluluğumuz.

Fakat asıl anlatmak istediğim bu değil.

Benim de çocuklarım var ve onların hayallerinin peşinden koşması dünyayı hayatı keşif edip mutlu bireyler olması en büyük arzum. Aşkla coşku ile yaşamaları bu muhteşem hayatı.

Ve benim varlığım bu arzuma,  onların hayatına , macerasına  engel olmamalı. Müşterimin dediği gibi vicdan yükü olmamalıyım evlatlarıma.

Çocuklarımız  bizi bırakamayabilir çeşitli nedenlerle. Belki toplum tarafından kötü evlat yaftası yapıştırılmasından çekindiklerinden  ya da toplumun kriterlerinden özgürleşip sadece insan olmanın gereği öyle olduğu için.

Ve işte o noktada gerçekten seviyorsak evlatlarımızı,  biz serbest bırakmalıyız evlatlarımızı.

Hayatın ellerine bırakabilmeliyiz onları.

Sevgi tutmak tutunmak değil tam tersine serbest bırakmaktır.

Her birimizin hayatı bir oyun sahnesi gibi. Ve oyunun en son perdesi en vurucu en muhteşem sahnedir.

Umarım hayat bize böylesi insan onuruna ve sevgiye yakışır güzel bir sahne kurgular.

Kendimizden razı olabilecek kadar vicdan sahibi ve sevdiklerimizi kendilerini gerçekleştirebilmeleri için serbest bırakacak kadar sevgi dolu bir yürek ile...

Işıkla,










xxx





5 Haziran 2020 Cuma

Irkçılık Ciddi Bir Hastalıktır

Irkçılık ve ona karşı eylemler dünyayı kasıp kavuruyor.

Son derece endişe verici olaylar olmakta. Zaten sinirler gerildi salgın nedeni ile.

Ve de adalet ile  eşitlik kavramları çok yıprandı.



İnsan öfkeli. Ve haklılar. Bu öfkeyi yok saymak mümkün değil.

İktidarların da bu öfkeyi iyi anlaması insanların ihtiyaçlarını dinleyip görmesi ve elinden geleni yaparak bu ihtiyaçların karşılanmasına yönelik çaba içinde olması çok önemli.

Ancak öfkemizi nasıl ifade ettiğimiz ve öfkemiz ile ne yaptığımız bizim kim olduğumuzu belirliyor?

Öfke sınırlarımızı netleştirmemize yarayabilir. Ya da ne isteyip ne istemediğimizi daha net görüp değişime ve yeniye doğru adımlar atabiliriz. Dünya da bir çok devrim ve dönüşüm öfkeden beslenmiş. Elbette yapıcı olmak ve masumların haklarını gözeterek eyleme geçmek önemli. Geleceğe dair umudumuzu koruyabilmemiz için öfkemizi yapıcı kullanmalıyız. Biz onu yönetmeliyiz, o bizi değil.

Irkçılık kavramı ile çocukken ''Kökler'' isimli bir TV dizisi ile tanışmıştım. Benim yaşımdakiler hatırlar. Siyahi Kunta Kinte 'nin Afrika'dan başlayan hikayesini. Hatırlıyorum da nasıl da heyecanla diziyi beklerdik o zamanlar. Bir de  ülkemde ırkçılık lanetinin olmadığını düşünüp  ne çok şükür ettiğimi hatırlıyorum.

Ve fakat zaman en büyük öğretmen ve de illüzyonist.. Doğru dediğimiz yanlışa iyi dediğimiz kötüye dönüşebiliyor zaman ile.

Biz kendimizi ırkçı bilmeyiz toplum olarak ve fakat zaman bana bunun tam tersi durumlar gösterdi, yaşattı.

Bizim ülkede yabancı bir kadın ile evlenen erkek ile yabancı erkek ile evlenen kadının halleri bambaşkadır.

Yabancı gelinler pek tutulur ve övünülür. Ancak toplumun çoğu kesiminde yabancı damat sıkıntılı bir durumdur. Elbette ailemden bahsetmiyorum.

Yabancılar polisine ya da nüfus müdürlüğüne zaman zaman eşimin işlemleri için gittiğim yıllarda görevli memurların ''Türkiye'de adam mı kalmadı da yabancı ile evlendin?'' şeklindeki sorularına maruz kaldığımı hatırlıyorum. Gençtim ve şok olmuştum bu ifadeler karşısında. Dilim tutulmuştu. Ne korkunç değil mi?

Benzeri şekilde oğullarım ilk öğretim hayatları boyunca  ne çekti arkadaşlarından. İstanbul'un iyi semtlerinde yaşayan  beyaz yaka eğitimli orta sınıf ailelerin çocuklarından bahsediyorum üstelik. Özel okul da var devlet okulu da bu deneyimlerin içinde.

Hatta bir seferinde büyük oğlum ya 5. ya da 6. sınıfta idi sınıf öğretmeni sınıfta ırkçılık üzerine bir ders işlemek durumunda kalmıştı. Eğitim sistemimiz sadece akademik rakamsal başarıya odaklı malesef. Oysa çocuklara yaşam becerileri kazandırmak  çok ama çok önemli bireysel ve toplumsal yaşamımız birliğimiz,  huzurumuz için.

Yaşam becerileri derken empati, duygularla baş etme düzenleme, stresle baş etme, öfke yönetme, problem çözme, eleştirel düşünme, kişiler arası ilişkiler, etkili iletişim, yaratıcı düşünme, karar verme,öz farkındalık gibi becerilerden bahsediyorum.

Soyadlarının farklı olduğunu gördüklerinde ve de babalarının Hindistan vatandaşı olduklarını öğrendiklerinde çocuklar otomatik iki soru soruyorlarmış  oğullarıma. 'Baban ineğe tapıyor mu?'' ve/veya  ''Sünnetli misin?'' Ne kadar mahrem konular değil mi? Medeni dünya bu tarz soruların sorulmasını ,kişilik haklarının ihlali olarak algılıyor. Medeni dünyanın insanları sınırlarını biliyor ve diğerinin sınırlarına saygı duyuyor. Özlük haklarının ihlalinden dava bile açabilirsin medeni dünyada. Fakat bizim gerçeğimiz bam başka.

Hele geçen gün küçük oğlumun paylaştığı bir bilgi ile yüreğim sızladı. Çocuğuma bir arkadaşı sadece babası yabancı olduğu için vatan haini olduğunu söylemiş. Düşünebiliyor musunuz nasıl bir kavram karmaşası ve manipülasyon içinde çocuklar? Ben de anlattım oğluma vatan haininin ne demek olduğunu.

Dediğim gibi beyaz yaka eğitimli orta sınıf aile çocukları bu çocuklar üstelik. Dil bilen yurt dışına seyahat eden kitap okuyan insanların değerlerinin farklı olacağını düşünüyorsunuz ,fakat tam tersi ile karşılaşmak son derece üzücü.

Büyük oğlum bilinen özel bir lisede okurken, sanırım 10 ya da 11. sınıfta idi bir  sınıf arkadaşı whatsup grubunda ağır bir sözlü saldırı da bulunmuştu. Hem oğlumun babasını hem de beni aşağılayarak oğluma saldırmıştı. Burada oğlumun duygularını gözeterek detay vermiyorum.  Oğlum  nasıl sarsılmıştı  o gün anlatamam. Gözünden yaş gelmişti yavrumun.  Ve Şiddetsiz İletişim kuralları ile yanıt vermişti gruptan arkadaşına benim teşvik etmem ile. İçine atsa daha fena olacaktı. Duygusunu , ihtiyacını ve ne istediğini yazmıştı gruptan. Yazışmayı gördüğünü öfkeli ve üzgün olduğunu bir daha bu tarz yazışmaların yapılmamasını istediğini yazmıştı. Duyarlı bir kaç arkadaşı da hemen özür dilemişti. Ancak bu şekilde oğlum sakinleşebilmişti.

Elbette her bu tarz olaylar olduğunda soluğu okulda almıştım. Rehberlik ve sınıf öğretmenleri ile konuşup okulda ırkçılık ve bu tarz ötekileştirici söylem ya da edinimlerin kişilik haklarına saldırı olduğu konusunda bilgilendirme toplantıları yapılmıştı. Rehberlik öğretmeni eşliğinde çocuklar karşılaştırılmıştı.

Düşünüyorum da aileler acaba farkında mıydı  çocuklarının bu davranışlarının? Ya da genel olarak aileler ne kadar gözlemliyorlar  dinliyorlar  çocuklarını bu konu özelinde?

Oğullarım dışlanmış hissediyor  bu dışlanmışlık duygusu beni ürkütüyor. Böylesi deneyimleri yaşamış olmanın benzeri deneyimleri yaşayan insanları empati ile anlayabilmelerine yardımcı olabileceğini söylüyorum onlara.  Bu duyguyu hisseden diğer insanlara yardımcı olabilecekleri STK'larda çalışabileceklerini ya da bu tarz organizasyonlar kurabileceklerini salık veriyorum dilim döndüğünce. 

Özetle  malesef ırkçı bir toplumda yaşıyoruz.

Ve de eğer beyaz erkek ve zengin değilseniz hayat hiç de kolay değil. Her konuda ve her yerde. 
 
Son dönemlerde ülkemize gelen mülteci ya da göçmenlere Suriyeli 'lere  Arap' lara karşı toplumdaki algı ve tepkiler de malumumuz. Günah keçisi gibi gösteriliyor bu insanlar. Tüm başarısız iktidarların başvurduğu bir yöntem bu. Ülkesinde savaş olan çoluğunu çocuğunu korumak için belki de her insanın yapabileceği tercihleri yapmış mazlum insanlar ile karşı karşıyayız. İnsanları ve onların ihtiyaçlarını görmezden gelemeyiz vicdan sahibi insanlar olarak. Ancak bu insanların kabulü, kontrolsüz ülke içinde dağılımı, sağlık eğitim gibi konularda gereğinin yapılmaması gibi konu başlıklarında  mevcut iktidarı  eleştirebiliriz sadece.

Irkçılık bana göre kibirden besleniyor. Kendini diğerinden üstü görme hastalığı .

Ki bu tüm dinlerde inançlarda en büyük günahtır. Kabul görmeyen onaylanmayan davranıştır.

Günah kavramını kendimize ya da diğer tüm canlı cansız varlıklara bilerek ya da bilmeyerek verebileceğimiz fiziksel duygusal ruhsal zarar olarak tanımlıyorum.

Irkçılık çok ciddi bir hastalıktır. Suç ve günahtır. Korkunç bir zihinsel zehirdir. Bulaşıcıdır!

İnsanı  köleleştirir . Özgürce  düşünemez değerlendiremez karar veremezsiniz. Sizi tutsak alır.

Hem zihninizi hem de kalbinizi! 

Ve kesinlikle koruyucu eğitim modelleri ile eğitim sistemi içinde verilecek panzehirler ile  önüne geçilmelidir.

İnsanların huzur içinde kardeşçe yaşayabilecekleri bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak istiyorum.

Işıkla,









xxx


Toplumsal Birliğe Karşı Küfür

Oldum olası küfürü pek sevmedim.

İlkokul yıllarımda okulda marefetmiş gibi bir süre küfür ettiğimi hatırlıyorum. Sonra rahatsız olup bilinçli bir tercih yapıp bırakmıştım küfür etmeyi.



Elbette eşek salak aptal mankafa geri zekalı gibi argo sözcükleri herkes gibi kullanıyorum. Arada bir ağır küfür de kaçıyor ağzımdan.   Doğruya doğru!

Fakat özellikle  kadına yönelik şiddet ve aşağılama içeren küfürlerden  ki siz anladınız onları, ve bu küfürleri edenlerden son derece rahatsızlık duydum ve halen de duyuyorum.  Özellikle sürekli olarak  bu tarz küfürleri eden insanlara ,  ne kadar akademik eğitimi  ve  donanımı  olursa  olsun saygı duyamıyorum malesef. Haz etmiyorum diyelim özetle...

Hatta bir erkeğin bir kadının yanında küfür etmeden önce  izin bile istemesinin gerektiğini düşünüyorum. Ancak o zaman saygı duyabilirim o insana. O kadar yani durumum!

Küfür etme ihtiyacı duyan insanın iletişim becerilerinin  zayıf olduğunu da düşünmüşümdür hep. Hatta yeterince  farkındalık sahibi olmadığını da.

Kendi duygularını hissedip anlayıp  ihtiyaçlarını analiz edemeyen , duygu düşünce ve  ihtiyaçlarını ifade etme becerisi ya da  cesareti olmayan insanların küfür etmeye meyilli olduklarını  düşünüyorum. Ve üstelik küfür  hiç bir sorunu da çözmüyor.

Zira karşımızdaki  insana duygumuzu ihtiyacımızı ve isteğimizi iletmemiş oluruz ki karşımızdaki insana bizi rahatsız eden davranışını değiştirme fırsatı vermemiş oluruz. Bir çatışma halinde öncelikli sorumluluğumuz kendimizi iyi anlatabilmek bence. Küfür buna engel oluyor.

Küfür kadim bilgilere göre boğaz çakramız olan Vishudi çakrayı bozuyor ve doğru çalışamıyor bu enerji diski.

Peki özelliği ne bu çakranın?

Diplomatik iletişim becerisi ve kolektif bilinç yani  birlik olabilme becerisi.

Ne kadar çok küfür o kadar az iletişim ve birlik.

Farkında mısınız son yıllarda muazzam bir küfür pompalaması var özellikle çocuklara ve gençlere yönelik? Ev dışında ilk olarak okul hayatının başlaması ile küfür giriyor hayatlarına çocukların. Ve internet üzerinden izledikleri çoğu video ya da oyun küfür dolu. Son dönemlerde ''pek sevilen '' yerli filmlerimizi  düşünün bir de. Konudan çok sadece küfür için gidiyordu gençler bu filmlere. Tüm bunlar  kolaylaştırıyor küfürün hayatlarına kolaylıkla girmesine. Şiddet gibi bulaşıcı üstelik küfür de.

Bu durumda kitlesel olarak vishudi çakramıza  yönelik bir saldırı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Şimdi komplo teorim geliyor.

Vishudi çakramızı bozacak bu kadar çok küfürün nerede ise bilinçli bir saldırıyı düşündürecek kadar  evlerimizin içine kadar giriyor olması , belki de bizim toplumsal iletişimimizi ve birliğimizi bozmak için olabilir mi?  Sahi sosyal medya  neye ya da kime hizmet ediyor?  İnsana olan inancımızı ve birbirimize olan güvenimizi mi  çoğaltıyor?

Malum sosyal medya ve internet ortamları toplum mühendisliği için muazzam güçlü ortamlar. Yakın zamanlarda bu ortamların insan beynine davranışlarına ve yaşamına olan etkilerinin bilimsel araştırmalarla daha iyi anlaşılacağını düşünüyoum.

Küfür gibi suçluluk duygusu da Vishudi  çakrayı bozuyor.

Suçluluk duygusu bir nevi turnusol kağıdı. Kendimizi sınırlarımızı kim olduğumuzu ya da olmadığımızı anlamamıza yarayan bir duygu. Söz veya davranışımızdan suçluluk duyduğumuz an , o durumun bizim değerlerimizle vicdanımızla örtüşmediğini anlayıp , tekrarlamamamız için var olan bir nevi uyarı mekanizması. Vicdanımızın bizimle iletişim kurma şekli belki de. Sonsuza kadar kendimizi suçlu hissetmenin ve söz konusu davranışı yapmaya devam etmenin  ne bize ne çevremizdekilere bir faydası yok. Sürekli suçluluk duymak bir erdem değil. Ya da yanlışı ortadan kaldırmıyor , hafifletmiyor.

Bireysel iletişim becerimizi iyileştirmek  ve toplumsal birliğimizi tesis edebilmek için 5.çakramız olan Vishu'di çakrasına çok iyi bakmalıyız. Hele bu zamanlarda!

Bu çakrayı dengeye getirmek ve korumak için,  tuzlu su ile gargara yapmak, küfür ve  dedikodudan uzak durmak, ''Ben suçlu değilim.'' şeklinde olumlamalar yapmak, tereyağından yapılan sade yağ giy ile boğazımıza  ve boyun bölgemize dıştan masaj yapmak,  tereyağı sade yağ giy yemeyi öneririm.

Her şeyden önemlisi içten iletişim ve bağ kurma isteği ile birlik içinde yaşama arzusu duymak.

Ne diyelim her şeyin başı iyi iletişim !

Işıkla,











xxx








4 Haziran 2020 Perşembe

Ma'at ve Yeni Düzen

RA,  Antik Mısır inanç sisteminde Güneş Tanrısı'dır.
RA' nın ahlak kanunları ya da Antik Mısır'ın etik ilkeleri denildiğinde de aklımıza Ma'at geliyor.
Ma'at, Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçası!



Thoth 'un karısı olduğuna inanılır ve ondan sekiz çocuğu olmuştur. Ma'at, oturan ya da ayakta duran kadın formlarında resmedilmiştir. Onun resimlerinde her zaman başında bir tüy bulunur. Bazı resimlerinde ise kollarında bir çift kanat görülür.

Firavunlar ülkelerini bu tanrıçanın belirlediği ilkelere göre yönetirlerdi ve böylece "evrensel düzenin" sağlanacağına inanırlardı.

Kafasında bir deve kuşu tüyü taşır. Bu tüy saf iyiliği,hakikati ve doğruluğu temsil eder ve Anubis'in mahkemesinde ölünün kalbi terazide bu tüy karşına konurdu. Böylece ölen kişinin iyi ve kötü ruhlu olduğu anlaşılırdı. Eğer, kalp tüy ile dengede kalırsa, ölü Duat' ta ölümsüz yaşama hak kazanır. Çünkü, tüy kadar hafif yürek günah ve şeytanın yükünü taşımıyor demektir.

İnanışa göre, zamanın başlangıcında dünya yaratılırken ortaya çıkan kaos Ma'at'ın koyduğu kurallar ile ortadan kalkmıştır. Bu nedenle firavunların bu kurallardan uzaklaşması durumunda kaosun geri gelip Mısır ve dünyayı yok edeceğine inanılır.

Ma'at'ın son görevi, güneş tanrısı Ra'ya gökyüzündeki seyahatlerinde rehberlik etmektir. Her gün gökyüzünde onu taşıyan geminin rotasını belirler. Bazı inanışlara göre, gemide onunla beraber yön göstermek için yolculuk da eder.

Kaos'un Ma'at 'ın koyduğu kurallarla ortadan kalktığı ve düzenin kurulduğu bilgisi önemli.

Peki neydi bu kurallar ya da ilkeler ? 

Hakikat, Adalet, Denge, Uyum, Düzen, Hukuk , Ahlak,Bilgelik 

Antik Mısır'ın bir çok inanç sistemini etkilediği ifade edilmekte ve  tüm inanç sistemleri bu ilkelerden esin almış. Bu nedenle tüm insanlığın ortak değerleri diyebiliriz bu ilkelere.

Bizleri etnik kökenimiz, inancımız, politik görüşümüz, tercihlerimiz ne olursa olsun birleştiren ortak değerlerimiz.

Ve insanlık zorlu dönemlerden   geçip  yeni normallerini bulma arayışına girdiği her sefer,  bu değerlere ilkelere sarılarak tutunarak ancak  içinde bulunduğu kaosdan çıkabilmiş.

İçimizde ve dışımızda yeni normallerin ve yeni düzenin oluşmakta olduğu bu zamanda da bu ilkeler rehberimiz olsun!

Işıkla,











xxx


GÜNÜN ŞARKISI / SONG OF THE DAY








xxx