25 Aralık 2019 Çarşamba

LGS Annelerine ve Babalarına

Oğlum bu geçtiğimiz Eylül' de liseye başladı...

Ve nerede ise tam dört ay sürdü arayışımız. Evet evet yanlış okumadınız. Temmuz 'dan Aralık ayına kadar bir süreç yaşadık.

Özel bir okula gidiyordu ve de inanın hiç destek alamadık yerleştirme/tercih döneminde.

Ne okuldaki öğretmenler ne de yöneticiler yeni sistemin (haksız da değiller her sene değişiyor) dinamiklerine hakim idi.

                          



Hatta nakil komisyonundaki müdür ile müdür yardımcısı bile görüş ayrılığına sahipti mevzuata dair.

Yüksek matematik okudum, İTÜ Makina Mühendisliği mezunuyum. Yabancı şirketlerde üst yöneticilik yaptım gel gör ki bu işi çözemedim.

Labirent gibi bir ucundan giriyorsunuz hop kendinizi meslek lisesi/imam hatip seçenekleri ile karşı karşıya buluyorsunuz. Başka bir ucundan yakalıyorsunuz hop yine kendisinizi aynı yerde buluyorsunuz. Bu seçeneklerin dışında size kalan seçenek zaten özel okul malum.

Ben de kendi deneyimimi sizlerle  paylaşmayı görev bildim. Denk düşen bir kaç ebeveyne ışık olabilirsem ne mutlu bana.

İki şekilde yerleştiriliyor çocuklar. Biri Merkezi Sınav Sistemi (LGS sınavı) diğeri ise adrese göre yerleştirme. Okullar ikiye ayrılmış durumda özetle. Sınavlı ve sınavsız girilenler olarak.

Tercih yaparken öncelik sıranıza göre yerleşiyorsunuz. En çok istediğiniz okul üstte olmalı.

Ve de öncelik LGS sınavına göre yerleşilen okul tercihinde.

Esas konu çocuğunuzun durumu.

Çocuk renk vermiştir. Bilirsiniz seviyesini girdiği bir çok denemelerden.

Puan ve dilim olarak iki değerlendirme var. Eğer %1-2 'lik dilime girmiyorsa hadi biraz daha şansımızı zorlayalım % 5 'lik dilime giremiyorsa sınavlı okullarda pek şansınız yok. Ancak sınavlı girilen meslek liseleri ya da imam hatipler seçeneğiniz. Fransız liseleri, Alman Lisesi, Robert gibi seçkin liseler ve hatta çok iyi Anadolu liselerine  %1-2 'lik dilimden giriliyor. Benden söylemesi. Eğer çocuk buralarda değilse alternatif stratejilere şimdiden başlayın derim. Ne kendinizi ne de çocuğunuzu maddi/manevi  hırpalamayın.

Diğer bir seçenek adrese dayalı okullar. Burada üç halka sistemi var. Birinci halka adresinizdeki okullar. Sistemden girince görüyorsunuz hangi okulların sizin adresinize kayıt yaptırmaya izin verdiğini. Sonra ikinci halka komşu okullar var. Ve son halka tüm diğer okullar.

İyi bir Anadolu lisesinin ki benim komşu alanımdaki okulun  müdürü ile konuşmuştum tercih öncesi. Anlaşılan o ki yoğun talep nedeni ile adres dışında komşu okula pek kayıt düşmüyor. Biz de komşu okul tercihlerimize yerleşemedik. Ölü tercih, komşu okul tercihi diyebilirim.

Üç kez tercih yapma hakkınız var. Fakat anladığım o ki ilk tercih çok kritik. Her yer dolu veriyor. Biz üç tercihte de açıkta kaldık. Vakit kaybettik yanlış tercih yaparak anladığım. İlk tercihte girebileceğimiz iyi meslek/teknik liseleri için bile sonradan kontenjan nedeni ile zorlandık.

Amaç ilk tercihte bir yere girmekte. Sonra ikinci üçüncü tercihte istediğiniz okul için tekrar tekrar tercih yapabiliyorsunuz.

Girdiğiniz okul en kötü ihtimalde kalacağınız  okul olarak kabul edebileceğiniz bir yer olsun. Sonra tercih haklarınızı kullanırsınız.

Olmadı Ekim ayı sonuna kadar haftalık sonrasında aylık bazda nakil hakkınız var. Burada da kontenjan durumu yanı sıra sınavlı okulda LGS puanı ve adrese dayalı da ortaokul öğretim puanına göre yerleşme oluyor. Örnek istediğiniz okulda 3 kontenjan var en düşük 340 puanla girilmiş ise sizin çocuğunuz 358 ise, 358 üstünde 3 kişi gelirse siz açıkta kalıyorsunuz. Yukarıdan başlıyor sistem yerleştirmeye. Benzeri durum adrese dayalı da var.

Eğer hiç bir yere yerleşemezseniz nakil komisyonuna kalıyorsunuz. Orada da tercih soruluyor son kez. Fakat genel de sunulan seçenekler hiç de istemediğiniz meslek liseleri ya da imam hatipler oluyor. Yerleşip yine nakil peşinde koşabilirsiniz o ayrı.

Amaç açık liseye düşmemek. Akşam Liseleri 'de bir seçenek belki. Özelleri de varmış...Çok bilgim yok bunlar hakkında açıkçası.

Adrese dayalı okullara da öyle istedim diyerek otomatik yerleşme yok. Çocuğun ortaokul puanına bakılıyor. Oğlum 78 ortalama ile bitirdi okulu. Hiç çalışmadı benim ki. Kendine münhasır bir çocuk. Benim kardeşimin arkadaşlarımın mezun olduğu iki sokak ilerimizdeki liseme yazdıramadım oğlumu. Anadolu Lisesi. 81 ile kapatmıştı kontenjanını. Yani okullar talebe göre en yüksekten almaya başlıyor öğrencileri. Kontenjanı bitene kadar. Velhasıl 3 puanla giremedik Anadolu Lisesi'ne.

Ha ne mi oldu? Sınıflar 50 kişilik. Deprem sırasında hasar aldı okulum. İkili eğitim öğretime geçildi . Hikaye çok karıştı o başka... .

Özetlersem, eğer çocuk LGS sınavı ile iyi bir yere giremiyecek ise LGS puanı ile girilebilen meslek/teknik liselerini düşünebilirsiniz. Çok iyi liseler var. Sağlık, bilişim,gıda teknolojileri, moda tasarım, gastronomi...İlk tercihinizi çocuğun ilgisine göre bir meslek/teknik liseye yönelik yapabilirsiniz. Teknik lise ile Meslek lisesi de ayrı statüde. Teknik lisede matematik fizik kimya biyoloji okunuyor ki üniversiteye hazırlık yapıyor çocuk. İlla özel okul diyorsanız meslek liselerinin özelleri de var. Havacılık, moda tasarım, gastronomi ve bir çok özel meslek lisesi mevcut. Nakile kalmadan iyi bir teknik/meslek lisesine kayıt yaptırmaya çalışın derim.

Ya da orta öğrenim notunu olabildiğince yüksek tutup , geçen seneki puanlara bakıp , çocuğunuzun girebileceğini düşündüğünüz,  beğendiğiniz bir okulun adres bölgesine şimdiden taşının. 6 aylık bir süre var sanırım. Tercihler Temmuz'da yapılıyordu yanlış hatırlamıyorsam.

Yok özel okul derseniz çok dikkatli olun derim. 2018 yılında özel okullar için özel sigorta ürünü hazırlamıştık. Eğitimim Tam Güven'de isminde. Velinin vefatı hastalanması işten çıkartılması iflası gibi durumlarda okul ücretini ödemeye devam eden bir ürün idi bu. Hatta dört yıllık garanti verilebiliyordu. Özel okullar ile ilgili bir kurum yöneticilerinin bize söylediği krizlerin özel okulları iki yıl sonra vurduğu idi. İlk iki sene birikmişler kullanılıyor, büyük anneler büyük babalar destek  oluyor bir şekilde idare ediliyor. Sonra kayıtlardaki azalma okulların da gelir gider dengesini bozunca malum senaryolar yaşanıyor. Bu tamamen suistimal dışı  bir senaryo. Kasti kötü yönetim dolandırıcılık gibi durumlar her daim olabilir. 2020 o nedenle pek kritik. Aman dikkat. Köklü okulları tercih etmenizi öneririm. Ucuz okul diye bir şey yok .  Dolandırılma riskiniz çok yüksek.  Malesef çok ciddi denetleme dahi yapılmıyor.  Kurucu ortak isimlerini alıp araştırın. İsmi dolandırıcılığa ya da terör suçuna karışmış birileri olabilir. Ciddiyim. Başıma geldiği için yazıyorum. Ve kesinlikle peşin ödemeyin, çek senet vermeyin. Kredi kartı ya da KMH hesabı ile işlem yapın ki olası bir nakil,  iflas durumunda sizin kontrolünüzde olsun para konusu.

Kayıt sırasında mutlaka yazılı taahhütname alın. Ruhsatta sorun olursa okul açılmaz ise iflas eder ise (herhangi bir şekilde eğitim durur ise) tüm haklarınızı korumak üzere. Bir de sözleşme yaparken dikkatli olun. Kanunen cayma bedeli %10 'u sadece okul açılmadan cayarsanız ödeme zorunluluğunuz var. Okul açıldıktan sonra nakil alırsanız çocuğu sadece gittiği gün kadar borcunuz var. Fakat her okul farklı uygulama yapabiliyor. Sözleşmenin bu bölümü kanuna uygun olmalı. Yıllık okul ücreti /yemek servis hariç ) toplam aktif okula gidilen gün sayısına (tatiller hariç) bölünerek günlük okul bedeli bulunuyor. Bu hesabı da suistimal etmek isteyenler  olabilir.

Özetle, çocuğun durumuna ve bütçenize göre şimdiden planlamanızı yapmanızı öneririm.

Önümüzdeki yıl 1.5 Milyon çocuk sınava girecekmiş. Bu seneden daha çetin olacak yarış. Ve daha çok çocuk açıkta kalacak. Şimdiden iyi bir meslek/teknik lise ya da çocuğun orta öğrenim puanı yüksek ise iyi bir Anadolu lisesinin adresine nasıl girebilirsiniz buna bakın derim.

Ben ancak dört ay sonra 2 Aralık'ta oğlumu içim rahatlayarak Sanat Tasarım Teknik Lisesi'ne yazdırdım. Güzel Sanatlar sınavlarına girmişti. Resime ilgisi var. Bir çeşit güzel sanatlar ile Anadolu lisesi arası bir okul olarak algıladık.

Bu yaz büyük oğlum üniversiteye küçük oğlum liseye yerleşti. Benim tansiyonlar zıpladı durdu. O kadar çok okul gezdim ki anlatamam. Çok da kasmamak gerek. Yönetebileceğimiz değiştirebileceğimiz şeylere odaklanmalı. Memleketin hali ortada.

Çocuklarıma okuldan çok şey beklememelerini kendi kendilerinin öğretmeni olduklarını söyledim. İyi matematiği olsun. En az bir mümkün ise iki dil öğrensin. Bir sporu iyi yapsın. Bir de müzik enstrümanı çaldı mı siz merak etmeyin yolunu bulur o çocuklar.

Mr Gatto 'nun Eğitim Bir Kitle İmha Silahı isimli kitabı büyük oğlum almıştı bir kaç sene önce. Elime geçti yazın. . Allahtan bu kitabı okudum tam yerleştirme döneminde. Zorunlu eğitimin asıl amacının sisteme tüketici yetiştirmek insanları çocuk bırakmak üzere kurulu bir yapı olduğunu anlatıyor. Kafayı pek de takmamak gerekiyor anlayacağınız.

Sonuçta yaşamın okullardan ve diplomadan büyük olduğunu, bireyin merakının cesaretinin girişimciliğinin her şeyden önemli olduğunu anlatıyordu eski eğitimci Mr Gatto.

Kolay gelsin size....










xxxx








GÜNÜN SÖZÜ

''Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. Kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamaz. Yurt budur. Mutluluk budur.''  Herman Hesse


22 Aralık 2019 Pazar

İyilik İyiliği Getiriyor

Bu başlık Ceyda Düvenci'ye ait. Cumhuriyet Pazar ekindeki söyleşinin başlığı.

Pazar günlerini kendime ayırdım. Okumak yazmak çizmek daha çok evde kendime ayırdığım zamanlar yaratmak.  Geçen haftayı özümsemek yeni haftaya enerji ilham toplamak...



Ne çok biriktiriyor insan içinde yaşamı, duyguları,düşünceleri. Ve de ne çok dinlenilmeye ihtiyacı var insanın.

Psikologların en büyük verdiği hizmet de  bu değil mi? Arada doğru sorular sorup senin kendi cevaplarını bulmana yardımcı olmak bir de...

Ceyda Düveci  ne zamandır kafamda evirip çevirdiğim bir konuya parmak basmış.

Aslında iyilik iyiliği getiriyor cümlesi eşi ile ilişkisi üzerine söylenmiş bir söz. Mutlu çift olmanın sırrını , iyi geçinmeye niyetli olumlu çift olmalarına bağlıyordu. Eşi Bülent Şakrak'ın kendisine '' Benim seninle iyi geçinmeye gönlüm var.'' dediğini ifade etmiş. Kim bilir belki de çiftler arasında güven böyle tesis ediliyordur? İyi günde kötü günde hastalıkta sağlıkta sözlerinin alt yazısı budur?

 ''Biz iyi olunca, yuvamız iyi, işimiz gücümüz  iyi, sağlığımız iyi oluyor, iyilik iyiliği getiriyor''  demiş. Söyleşinin başlığı da buradan geliyordu.

Söyleşinin kafamdaki konu ile ilgili kısmı ise şöyle.

Gamze Akdemir,  Ceyda Düveci'ye ''Dizi çekmeyi düşünüyor musunuz?'' diye sormuş.

Ceyda Düveci 'de aynen şöyle cevap vermiş.

'' İki yıldır çekmedim. Eğer dizide oynayacaksam insanlara iyi gelmesi, bir şeyler anlatması, içinde insana dair sıcak bir şeyler olması gerekiyor. Hayata dokunan bir proje olmalı.''

Buradaki tespiti çok önemsiyorum. İnsana hizmet eden, onu besleyen, geliştiren iyi gelen, büyüten bir şeylerden bahsediyor Ceyda Düveci.

Evet konu  bizim meşhur güncel  yerli yapım TV dizilerimiz.

Yalan dolan suç ihanet cinayet kıskançlık kan vahşet şiddet ne ararsan var...İnsanın karanlık yönünü ortaya çıkartan bir yapımlar silsilesi nerede ise hepsi. Hani toplum mühendisliği deniliyor ya. Tamamen buna hizmet ettiğini düşünüyorum artık bu dizilerin. İnsana topluma hayata dair olumsuz mesajlar veriliyor. Güven ve inanç zedeleniyor.

Hatırlayın 80'li yılların dizilerini.  Dostluk dayanışma kardeşlik mesajları veriliyordu. Perihan Abla, Ekmek Teknesi , Çiçek Taksi...Düzenli izlediğimden değil ancak toplumsal sosyolojik bir durum tespiti olarak göz ucu ile de olsa takip ediyoruz ya konuları işte oradan biliyorum bu ünlü dizileri.

Oysa senarist yazmam dese, oyuncu oynamam dese neler olur acaba? E finansal durumlar buna izin vermiyor dediğinizi duyuyorum. Fakat başka bir yolu olmalı? Ve tüm bu yapımlarda görev alan insanların hiç mi sorumluluğu yok toplumun içinde bulunduğu olumsuz ruh halinden?

Ceyda Düveci'nin  kendi sınırlarını çizebilmiş bir sanatçı olduğunu anlıyorum söyleşisinden. İnsana yaşama bütüne fayda sağlamayan hizmet etmeyen bir alanda yokum diyor.

Ne mutlu bunu ifade edebilen bir insan olmak.

Kendi seçimlerime de tekrar bakmam için bir vesile oldu bu söyleşi.

Sahi varlığımızla, duruşumuzla, seçimlerimizle kime neye hizmet ediyoruz?

Yeni yıl öncesi kendimizle baş başa kalıp düşünmek için iyi bir fırsat olabilir gerçekten.

İyi pazarlar....















xxxx



15 Aralık 2019 Pazar

Yasaklanan Çam Ağacı

Oğlum özel bir vakıf üniversitesinde hazırlık okuyor bu sene.

Gençler  para toplamışlar aralarında ve bir kağıttan çam ağacı alıp süslemek istemişler sınıflarında. Bir de hediye çekilişi planlamışlar.



Öğrenci başına 5 TL ağaç için para toplanmış.

Bir öğretmenleri de sanırım projeye dahil. Konuşulurken bu etkinlik herkesin görüşü de  alınmış sınıfta.

Tesettürlü iki gençten biri bu karar alınıp paralar toplanırken hiç olumsuz görüş bildirmemişken, nerede ise 4/5 gün sonra yılbaşı ağacının dinimize aykırı olduğu ve dine uymayan bir şeyi yapmayacağını, bir kişi dahi istemiyorsa bu etkinliğin yapılamayacağına dair bayağı sert bir tarzda sınıf grubuna yazı yazmış. Okudum yazıyı ki diğer tüm arkadaşlarını dinsiz olarak tanımıyordu yazısında.

Gençler bayağı rahatsız olmuş bu durumdan. Muazzez ilmiye Çığ 'ın çam ağacının  aslında Türk geleneği olduğu Hristiyanlığın ilk dönemlerinde kendi kültürlerine dahil edildiği gibi yazışmalar konuşmalar uçuştu havada. Nardugan ve ağaç süslemenin Hayat Ağacı ile ilişkisi üzerine konuştuk biz de oğlumla.

Sonuçta rektörlüğe şikayet edilmiş durum ve çam ağacı yasaklandı üniversitede! Hediye verecekler birbirlerine gençler. Ve evet gayet kırgın ve öfkeliler...

Düşündüm ben de...

İslam neden Türk kültürü ile çatışma yaşıyor diye.

Hintli Brezilyalı Afrikalı Norveçli Rus dünyanın neresinde olursa olsun Hristiyanlar hem dini gerekliliklerini yaşıyor hem de kendi kültür motiflerini yaşıyorlar. Yani Hristiyan bir Hintli Hint kültürü ile pek çatışma yaşamıyor. Ya da Brezilyalı bir Hristiyan  Güney Amerika kültürü ile.

Belki de Hristiyanlık kültüre dönüşebildiğinden dolayı  yerel kültürler ile de kaynaşma konusunda sorun yaşamıyor.

Kültüre dönüşmek derken, kiliseye gitsin gitmesin çoğu Hristiyan  ülke vatandaşları ateist dahi olsa, evinde çam ağacı da kuruyor, Noel aile yemeklerine de katılıyor.  Belki de dinde yaşanan reform ile Hristiyanlık dini kültüre dönüşebildi ve de insanların hayatlarına nüfuz etti dini edinimler. Bir nevi sosyalleşme , toplumsal iletişim, ortak payda olabildi dini eylemler motifler.

İslamın kültüre dönüşmüş hallerine bir kaç örnek vermek isterim. Örneğin kandillerde babanneme gidişimiz aklıma geliyor. Bize tazecik kandil simitleri  ikram ederdi. TV' siz sohbetler yapılırdı. Düşünüyorum da ne çok severdim TV 'siz aile sohbetlerini. Elektrikler kesilince çok sevinirdik kardeşimle. Annem bize masal anlatırdı elektrikler kesilince...Mahallede irmik helvaları dağıtılırdı komşular arasında. Bu görev hep bana düşerdi evin tek kız torunu olduğumdan.

Ya da bayramlarda bütün aile babaannemin evinde aile yemeği için  toplanılırdı. Ramazan aylarında mahallemizde iftar verirdi bir kaç mahalle teyzemiz. Tüm arkadaşlarımla akşam yemeğinde buluşmak sonra oyun oynamak hoşumuza giderdi. Halen görüşüyorum bir kaç arkadaşımla.

Sanırım İslam henüz reformunu yaşamadığı ve tam anlamı ile bir kültüre dönüşemediği için diğer kültürlerle çatışıyor. Arap Kültürü ile iç içe oluşu veya dini edinimleri Arap kültürüne ait edinimlerle  karıştırıyor oluşumuzda etkili de  olabilir bu durum.

Ya da bizim özelimizde Orta Asyalı Türk kültürü yeterince anlatılamadığından islam ile zıt bir kültürmüş gibi algılanıyor. Sanki Arap kültürünü benimsemeyen müslüman olamaz gibi bir algı var bizim ülkemizde.

Oysa ben Kazakistan'a gittim işim nedeni ile bir kaç kez. Evet hem müslümanlar hem de Türkler. Kesinlikle Arap kültürü ile ilgileri yok. Kadın ve erkek yok orada. Herkes insan...Son derece medeni bir dünya ile karşılaştım diyebilirim. Gençler müthiş eğitimli idi.  En az üç dört dil biliyorlardı. Çok etkilenmiştim  bu ülkeden. Özetle hem Türk kültürü ile uyumlu hem de müslüman olunabiliyor bal gibi.

Farklı sözcüklerle ifadelerle anlatılsa da ister şamanik ister kitaplı din olsun bilgi tek ve tek bir yaratıcıya inanılıyor.

Ve her şeyin ötesinde aslı olan doğru bir İNSAN olmak. Şekilden öze indirebilmek kendimize katabilmek bilgiyi.

Yaratan ya da  toplum tarafından yargılanma korkusundan  değil öyle olduğumuz için doğru iyi dürüst merhametli şefkatli empatik bir insan olabilmek...

Bir not daha düşmek istiyorum buraya. Kadın ve erkeğin birbirine uzak düştüğü tüm toplumlar geri kalmaya mahkum.

Bu yıl başı lütfen  Nardugan'ı ve Hayat Ağacı'nı anlatın çocuklarınıza. Çok güzel bir fırsat bu köklerimizle yeniden temas etmek ve öz kültürümüzü çocuklarımıza aktarmak için.

Biz evimizde çam ağacımızı kurduk.

Ve oğluma söz verdim. İstanbul'da kurulan en büyük çam ağacına götüreceğim onu.

Sevgiyle,













xxxx



5 Aralık 2019 Perşembe

GÜNÜN SÖZÜ / WORD OF THE DAY

''Kendin ol, diğerleri çoktan tutuldu.'' Oscar Wilde




Be yourself, others are already captured.''









xxxx

1 Aralık 2019 Pazar

Hayatımızın Hesabı Kitabı

Bilmiyorum kaç yaşındaydım. Ortaokul yıllarım olsa gerek.



Kendiliğimden şöyle bir hesap yapmıştım.

Bir gün 24 saat ve ortalama 8 saat uyuyoruz. Yani günün 1/3 'ünü uyuyarak geçiriyoruz.

Bu hesapla bir günün 1/3 'ünü uyuyarak geçiren biri aslında yaşamının da 1/3'ünü uyuyarak geçirmiş oluyordu.

Yani 90 yaşına kadar yaşamış biri 30 sene uyumuş bir insandı.

Hayatımızın 30 senesini uyuyarak geçirmek.

Sonra işi ilerlettim.

E işe girip çalışan insan 8 saat mesai yapıyordu. Gitti mi 1/3 'daha.

24 saatten geriye 8 saat kalmıştı.

İşe geliş gidiş ortalama 2 saat desek.

En az üç öğün yemek yemek için 1 saat. Ki hazırlık kısmı dahi yok bu hesapta.

Günlük öz bakım duş, traş, diş fırçalama vs derken bir 1 saatte ona koydum.

Ve bu şekilde 4 saatte gidince sadece ve sadece bize kalan zaman günlük 4 saatti.

Evet evet yanlış okumadınız. Gerçekten kendimiz olarak yaşamak için bize günde kalan saat 4.

Çok saskmıştı bu hesap taaa o zamanlar ve zaman konusunda çok hassas oldum hep.

Gereğinden fazla uyumamak, mümkün ise taksiye binip zaman kazanmak, beklemek zorunda olduğum yerlerde en azından kitap gazete okumak...

Zamana karşı bir yarış değil de,  zamanı en iyi şekilde verimli değerlendirmek üzere bitmez tükenmez bir çaba içinde oldum hep.

Bilemiyorum belki iyi oldu bu yaklaşım belki de kendiliğinden yaşam konusunda daha esnek ve rahat olmamı engelledi bu bakış açısı.

Ve son dönemde bu hesabı bir kez daha yaptım. Malum yaş 50 'li hanelere gelince zamanın değeri göreceli olarak daha da bir değerleniyor. Yapmak istediklerini bir an önce hayata geçirme telaşı sarıyo rinsanı.

Sosyal medya etkisini hesaplamak istedim bu sefer de.

Günde diyelim ki 1 saatinizi sosyal medyada geçiriyorsunuz. Bu aslında size kalan 4 saatin 1/4 'ünü yani yüzde yirmi beşini sosyal medyaya harcıyorsunuz demek. E bir de 2 saat takılıyorsanız bu size kalan 4 saatin yarısı ediyor. Yaşamınızın yarısı!

Tekrar tekrar bakmakta fayda var alışkanlıklara zaman içinde.

Bir dönem bizi besleyen iyi gelen alışkanlıklar bir zaman sonra zarar vermeye başlayabilir.

İradeyi elden bırakmamalı sanki.

Ve bir yandan da şunu söylüyor içim.

İster kendiliğinden spontan yaşa hayatı ister bir hedefe amaca yönelik yönetmeye çalış onu enin de sonunda varacağın yer aynı. O zaman da belki de en eğlenceli en keyifli bizi az yoran yolu seçmeli. Kim bilir?

Seneca, '' İyi yaşanmış bir hayat, yeterince uzundur.'' demiş.

İşte burada iyi yaşam tanımının kişiye göre değiştiğini düşününce herkesin kendine ''Benim için iyi yaşam nedir?'' sorusunu sorması gerektiğini düşünüyorum.

Benim yanıtım ise neşe...Ne kadar çok neşe dolu ise hayatımız o kadar iyi yaşanmış bir hayattır o hayat.

Ve evet neşeyi takip etmeli bu hayatta, tıpkı yol gösteren bir deniz feneri gibi.

Siz ne dersiniz?

İyi pazarlar....

Sevgiyle,













xxxx





30 Kasım 2019 Cumartesi

Toplum İçin Sanat

Bilinen tartışmadır sanat için sanat mı yoksa toplum için sanat mı?

Cem Yılmaz 'ın son filmi gişede çakılmış. Kendi ifadesi bu.



İnsanları güldürmeyi çok iyi bilen biri Cem  Yılmaz ki zekanın en belirgin özelliği bana göre.

Peki ne olmuştu da önceki filmleri çok başarılı iken bu filmde beklenen olmamıştı?

İzlemedim gerçi ve fakat genel çizgisinde bir film olduğunu düşünüyorum. Gerçi iki hikaye iç içe geçmiş anladığım.

Acaba insanlar ağır ekonomik koşullar, iklim ile ilgili endişeler, yaşadığımız coğrafyanın dinmek bilmeyen kanayan yarası gibi ruhumuzu yoran inciten hallerden mi çok bezmişti de gülmeye bile mi halleri kalmamıştı? O kadar mı keyifsizdik yani?

Gerçi basında filmin boykot edildiği şeklinde bilgiler de var ve fakat onu da ölçmek mümkün değil.

Sonra aklıma Yılmaz Erdoğan ve Çok Güzel Hareketler Bunlar 2 geldi. Ailecek her Pazar akşamı izliyoruz ve kendimizce hafta başına hazırlanıyoruz.



E çokça da gülüyoruz . İyi geliyor bize . Terapi gibi desem yalan olmaz. Ve eminim iyi ratingleri var programın.

O zaman Yılmaz Erdoğan'ın  bir sözü aklıma geldi. Hayata dair gerçek yaşanan yaşanmış problemleri çatışmaları mizahlaştırınca, ortaya iyi bir şey çıktığını ve halkın da beğenisini aldığını bu tarz hikayelerin ifade etmişti.

Ve düşündüm.

Belki de acı ile yokluk ile onlara  gülerek baş edebiliyorduk. Kendimize hayatımıza gülebilmek...Belki de acı ile üzüntü ile hayal kırıklığı ile incinmiş yaralanmış yanımıza merhem oluyordur bu hikayeler.  Hafifliyordur  yükümüz hüznümüz... Başka bir açı ile bakabilme gücü veriyordur belki de kendimize hayatımıza... Belki de budur ruhumuza direnci mücadeleyi umudu üfleyen.

Sadece gülmek için yaratılmış gerçek olmayan hayali hikayelerin o kadar dönüştürücü etkisi yoktur belki de üzerimizde.

Ve şu anda toplumsal olarak ihtiyaç duyduğumuz da umut...İnsana yaşama dair umut...

Sevgiyle olalım,











xxxx


23 Kasım 2019 Cumartesi

Hala Bir Umut Var

İnsanlık için kritik bir eşikteyiz.

2008 yılında ekonomik kriz patladığında eski bankacı , finans uzmanı arkadaşım ''Bu bildiğimiz bir ekonomik kriz değil, dünyanın sonu geldi.'' demişti. Anlamamış çok karamsar bulmuştum onu.

Dünyanın sonu derken sanırım insan türü ile ilgili idi yorumu. Biz olmadan da dünya kendini iyileştirir  ve yoluna devam ederdi nasıl olsa..

İnsan o kadar kör ve sağır ki. Bunun nedeni şehirlerde sıkışmışlığımız ve doğa ile bağımızın kopmuş olması bana göre. Bir nevi duyularımız sezgilerimiz felç olmuş. Belki de sistem bu nedenle körüklüyor doğada var olmanın korkusunu ki şehirlere dolalım. Daha kolay ulaşılır oluyoruz belkide  beyinlerimizin yıkanması ve bize ucuz maliyetli satış yapılabilmesi için...




Kim olduğumuzu nereye ait olduğumuzu unuttuk özetle. Büyük bir ilüzyonun içindeyiz ve acil uyanma vaktidir.

2018 yazı gibi kardeşimi ziyaret etmiştim Kaz Dağı'nın sırtlarında bir yerde. Midilli 'ye karşı oturup kitap okuyordum evinin balkonundan. Tam ismini hatırlamıyorum kitabın. Bitkilerin zeki varlıklar olduğunu anlatan bir kitaptı. Bizim beş duyumuz vardı onların yirmiye yakın duyusu. Bizden çok daha gelişkin varlıklar olduğunu anlatıyordu yazar. Görmek duyma tatma koklama dokunma gibi temel duyularımızın ağaçlarda da olduğunu ve bunu örneklemelerle  anlatıyordu yazar.

Beni çok etkileyen,  bir ağaca zararlı bir böcek saldırdığında ağacın o böceği iştahla yemeği seven kuş türüne bir şekilde sinyal yolladığını (koku salmak da olabilir) ve kuşların ağaca yönelerek ağacı bu böceklerden kurtardığına dair bir bölüm oldu. Doğanın bir öğesi diğer bir öğesine bizim göremediğimiz şekilde  yardım sinyali yolluyor ve olaya müdahele ettiriyordu.

Doğanın tüm öğeleri ile insan dahil görünmez ağlarla birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum.   Bunu hatırlamak ve yaşam biçimimizi alışkanlıklarımızı buna göre yeniden yapılandırmamız gerekiyor acilen.

Her türlü üretimde kullanılan ham madde denilen malzeme, aslında yeryüzünün eti kemiği kanı. Şöyle bir etrafınıza bakın. Belki evdesiniz belki bir cafe de ya da ofiste.  Gördüğünüz her şey masadan arabaya, asfalttan çantaya, gözlükten ayakkabıya , parkeden yatak yorgana  her şey ama her şey bir ham maddeden yani dünyanın etinden canından kemiğinden üretilmiş şeyler.

Global şirketler dünyayı bir çekirge sürüsü gibi sardı. Daha çok kar isteniyor. Bunun için daha çok satış gerekli. E peki bu ne demek. Daha çok üretim ve bunun için ham madde ki yeryüzünün daha çok sömürülmesi etinin kemiğinin çiğ çiğ çiğnenmesi demek bu.

Bu şekilde üretmenin ve tüketmenin sürdürülebilirliği yok. Yaşamın sürdürülebilirliği yok!

Şimdi bu hastalıklı bencil zihniyete sahip insan türünü yeryüzü için zararlı bir böcek gibi düşünün.

Nasıl ki ağaç  bilemediğimiz açıklayamadığımız şekillerde zararlıdan kurtuluyordu işte yeryüzünün de insana bunu yapması çok muhtemel.

Bazı ülkelerde şirketler kar zarar hesaplarını ham madde temini sırasında çevreye verilen maddi zararı da dikkate alarak yapıyor. Bu noktada ne demek istediğimi daha iyi anlatabildiğimi düşünüyorum.

Bu noktada anladım arkadaşımı. Evet yeryüzü ekonomik kriz adı altında frene bastırıyordu bizlere. Bu gidişe bir dur diyordu müdahale ediyordu. Onu daha çok kemirip çiğneyip tüketmememiz için.  Aslında bize karşı değil bizim için yapıyordu bunu. Yılda beş kez yurt dışına çıkamıyor olabiliriz, ya da her ay yeni marka kıyafet alamıyor veya eskilerimizi tamir ettirip yeniden kullanmanın yollarını arıyor olabiliriz şu sıralar. Arabamızı satmak zorunda kaldık belki ve toplu taşıma kullanıyoruz. Ya da yıllardır kenarda duran bisikletimize binmeye başladık. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz şu anda. Evet toprak ana el koydu belki de arkadaşımın dediği gibi  bizi bu çılgın kendimize zarar vermek üzere olduğumuz yoldan geri çevirmek için.

Ve bu noktada çocukluğum geldi aklıma. Salacak'ta 1.5 dönüm bostanı olan müstakil bir evde büyüdüm. Ta 20 yaşıma kadar o bahçeli evde yaşadım. İnanın süt peynir et ekmek kuru bakliyat dışında bir şey satın almazdık. Bir de kavun karpuz.  Tüm sebze meyve bahçemizden yetişirdi. Tavuklar ördekler kazlar vardı. Fındıktan incire çeşit çeşit duttan çam fıstığı ağacından kiraza malta eriğine her türlü meyve ağacı. Eve gelmezdik yemek için. Hele bir armut ağacım vardı. Çok kolaydı çıkmak ve üstüne tüner tek tek sulu lezzetli akça armutları mideye indirirdim.

Hatırlarsanız evlerimizden pek çöp çıkmazdı. Bizim evde gıda atıkları ya hayvanlara yem olurdu ya da babam toprağı beslesin diye (şimdinin kompost olayı) toprağa gömerdi. Endüstriyel gıda olayı evlerimize girmemişti. Yoğurdu tarhanayı sucuğu turşuyu salçayı reçeli hep evlerde yapardık. Mahalle bakkalımız vardı. En fazla gazoz bisküvi sakız alırdık. Süpermarketler yoktu. Çeşit çeşit soslar adını bile söyleyemediğimiz yiyecekler yoktu raflarda. Plastik değildi hayatlarımız anlayacağınız!

Ve annem dikerdi tüm kıyafetlerimizi. Bayramlık alınırdı dışarıdan sene de bir iki kez. Ve de yılda bir kez ayakkabı alınırdı. Dışarıda yemek yemek gibi bir adet yoktu. Evde pişen sağlıklı tencere yemekleri yenirdi. Bostan ev ekonomisine çok ciddi destek olurdu. Babam devlet memuru annem ev hanımı idi. Dedem kurmuştu bu yuvayı. Elleri ile dikmişti o ağaçları. Bir gün babam ve üç kardeşinin kararı ile müteahhite verildi bahçem ve malum bildiğiniz hikaye.

Dünyanın kurtuluşu aile çiftliklerinde.  Ne kadar endüstriyel üretimden özgürleşebilirsek o kadar şansı olacak dünyanın. ''Yerel üret yerel tüket'' mesajı çok anlam buluyor burada.

Ve yeniden evlerde pişmeli yemekler. Zaman içinde azaltılmalı dışarıda yemek yeme alışkanlığı. Elbiseler ayakkabılar tamir edilmeli. Az kullanılmışlar takas edilebilir. Kuzenler birbirimizle değiş tokuş yapardık kıyafetlerimizi. Komşular arasında takaslar olabilir. Ya da armağan ekonomisi çerçevesinde hizmet değiş tokuşu yapılabilir. Ben İngilizce öğretebilirim komşumun kızına o da benim oğluma gitar çalmayı öğretebilir. Burada da kopmuş insan bağlarının yeniden kurulmasını görüyoruz.

Anlayacağınız toprak ana el koydu bu gidişe. İnsanları yeniden iletişime sokmak kopan bağları onarmak ve de tüketim çılgınlığına dur diyebilmek için . Bize karşı değil tüm bunlar bizim için...

Oturup bir liste yapmalı. Çocukluğumuzdaki alışkanlıklar ile bugünün alışkanlıklarımızı karşılaştırmalı. Toprak ananın sesini çağrısını duyup bir yerden başlamalı acilen.

Zaten biz bu iradeyi gösteremediğimiz sürece daha çok ekonomik krizler ve bambaşka şeyler çıkacak karşımıza. İklim değişimi de bu mesajı vermiyor mu zaten?

Evet marka marka kıyafetlerimiz ayakkabılarımız yoktu, evde yemek yerdik, kıyafetler kitaplar değiş tokuş edilirdi, kendi mahallemiz de var olurduk bayramlarda gidilirdi akrabalara yaz tatili bile anlayamadığımız bir kavramdı bir zamanlar, ve fakat çok mutlu idik.

Tüm bu hikayenin bir ucunda da eğitim sistemi var. Milyonlarca üniversite mezunu işsiz. Yıllar önce İngiliz bir müşterimle konuşmuştuk bu konuyu. Anlayamadığını iletmişti gençlerin üniversite tutkusunu. Kendi ülkesinde sadece akademik kariyer planlayan ya da doktor mühendis gibi meslekler için insanların üniversiteye girdiğini lise bitince insanların bir işe girip orada eğitim ve deneyim kazandığını iletmişti. İşte bu noktada kaybolan zanaatlarımız aklıma geliyor. Endüstriyelleşme sonucu ortadan kalkan meslekler zanaatkarlar.

Gençlerin bir meslek edinmesi rızkını kazanması bir zanaat edinmesi dünyanın geleceği için de çok önemli. Bundan 150 yıl öncesindeki zanaatkarları düşünün. Bu tarz üretimler daha çok ihtiyaca yönelik üretimlerdi. Kıyafet ihtiyacımız olduğunda kumaş alır terziye giderdik ya da evde dikilirdi kıyafet. Şimdi bir AVM ye girince vitrinlerin cazibesine dayanmak zor. Elimizde çeşit çeşit kredi kartları. Kaç giysi ayakkabı var dolaplarınızda bir yıldır, tam 365 gün hiç giymediğiniz.

İşte sistemin bize dayattığı bu tüketim çılgınlığından çıkmanın bir yolu da eskinin mesleklerini zanattlarını yaşama geri döndürmek .  Hem tüketimi frenlemek hem de yerel zanaatkarlara yönelmek.

Meslek okulları bir çözüm olabilir bu noktada. Belki de eğitim politikamızda çok ciddi düzenlemeler yapılmalı bu vizyon ışığında.

İnsanlığa samimi olarak hizmet etmek isteyen bütünü düşünebilen hükümetler var ise (çoğu global şirketlerin elinde gerçi) aile çiftliklerini köye dönüşü ve yerel üretimi / zanaatkarı destekleyici modeller geliştirir.

Özetlersem aile çiftlikleri (köye dönüş de bunun bir parçası) , eskinin yaşam tarzı ve alışkanlıklarına olabildiğince geri dönmek ve yeni nesillere zanaat edindirmek ile belki bir şansımız olabilir yeryüzünde.

Tam bu noktada Danimarka'da çiçek şeklinde kurgulanmış insancıl yaşam alanlarına dikkatini çekmek istiyorum. Atatürk'ün Cumhuriyet Köyü projesine ne kadar benziyor değil mi?





Kim bilir belki de global ekonomik kriz insandan yana global kapitalizme karşı toprak ananın yarattığı bir savunma mekanizmasıdır? Böcekleri yok etmek için ağacın yardım çağrısını hatırlayın...

Burada en önemli nokta ise insanın aç gözlülüğü ve hırsını yönetebilmesi...

Her kes çok zengin olmak istiyor. Hiç çalışmadan yorulmadan emek vermeden sorumluluk almadan zenginliğe ulaşmak rahat yaşamak istiyor.  Oysa ki mutluluğun huzurun  neşenin  keyifin yer yüzünde hafif bir yürekle yaşamın maddi anlamda sahip olduklarımızla hiç mi hiç ilgisi yok.  Ve de insan olmak için bireysel çaba sarf etmemiz  kendimize emek vermemiz gerekiyor. Belki de asıl bu varoluşsal kavramları insan olmanın felsefesini anlatmalıyız öncelikle yeni nesillere?

Düşünecek çalışacak çok malzeme verdim size sanırım...

İyi hafta sonları olsun bakalım.

Kendinize çok iyi bakın sevgili dostlar.











x










15 Kasım 2019 Cuma

GÜNÜN SÖZÜ / WORD OF THE DAY

''Denizi seviyorsan dalgaları da seveceksin. Korkarak yaşarsan hayatı sadece seyredersin''. Nietzsche


''If you love the sea you will love the waves. If you live scared, you will only watch life.''


23 Ekim 2019 Çarşamba

Benim Komşum bir Melek

Yazı başlığında bir grup kurduk bu hafta kendi mahallemde muhtarımız ve bir kaç dost ile.

Eskinin sadaka taşının yeni versiyonu olacak bu grup.

Muhtarımıza ihtiyaç sahipleri illaki durumlarını iletiyor. Ya da bu alanı açıyor olacağız mahallemizde.



Biz kişileri bilmeyeceğiz.

Muhtarımız örneğin 40 yaşında kadın giysi ihtiyacı var, 10 yaşında çocuk okul kitabı ihtiyacı var gibi gruba ihtiyaçları iletecek.

Mahalleli olarak imece usulü bu ihtiyacı karşılayacağız el birliği ile.

Hani hatırlarsınız bir baba oğluna okul için istenen pantolonu alamadığında canına kıymıştı.

İçim acımış gözümden yaş gelmiş insanlığımdan utanmıştım.

Geçen sene idi. Ve mahallemde olsa böyle bir durum ömür boyu vicdan azabı çekerim diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Sevgili Gamze ile hayalini kurmuştuk böyle bir gubun geçen sonbahar. Muhtarımız Aliye Hanım da sevdi fikiri ve grubu kurduk.

Umarım kimsenin ihtiyacı olmaz . Fakat ihtiyaç halinde biz bizim için burada olacağız...

Hayır kurumlarında çalışmak çok değerli ve mutlaka devam etmeli bu çalışmalar.

Zor günler yaşıyoruz gerçekten. Bir birimiz için dayanışma birlik olmak zamanı.

Uzaklara gitmeden herkes kendi komşusuna mahallesine dokunabilse ne güzel olur insan ilişkileri değil mi?

Toplumsal barış adına bir tohum daha yeşermek üzere ekildi yaşamın yüreğine...

Belki siz de kendi mahallenizde bir tohum ekersiniz bu sonbahar?

Sevgilerimle,









xxxx




9 Ekim 2019 Çarşamba

İnsan İle Tanışma

Hakkı Ekşi ' yi anlatacağım size bugün.

Kendisi ile Barış Manço Kültür Merkezi'nde (BKMM)  tanışmıştık. Sanırım 2017 yılı idi.

80'ine merdiven dayamış genç bir delikanlı idi Hakkı Bey.

BKMM 'ye giderdim o dönem. Oğlum hemen yakınındaki okulda aikido kursuna katılıyordu. Cumartesi ve Pazar , nerede ise ikişer saat okuma çalışma sohbet için kendime ayırabildiğim bir zamandı.

Hakkı Bey'in çocukları ve torunları Amerika'ya taşınmıştı. Yalnızdı ve BKMM çalışanları ile oranın müdavimleri ailesi olmuştu.

Beni de ailesinin içine almıştı Hakkı Bey.



Her karşılaşmamızda sohbet ederdik. Çok çayını kahvesini içmiş yemeğine eşlik etmişimdir.

Torun özleminden olsa gerek oğluma ''Ben de senin deden sayılırım .''dediğini duyuyorum hala kulaklarımda. Oğlum pek sosyal girişken bir çocuk olduğundan hemen kanları kaynamıştı. Benimde hoşum agitmişti bu durum.

Felsefeye meraklı entellektüel aydın  bir insandı Hakkı Bey.

Rize'li idi.  ''Sen bakma  Deniz Gezmiş 'i çıkarmış ,sağı solu belli olmaz Rize'nin '' derdi.

İoanna Kuçuradi ile dostular. Bana sözü vardı . Tanışacaktık İoanna Hanımefendi ile.

Geçen Pazar İonna Kuçuradi ile Bilge Karasu'nun dans eden fotosunu görünce Cumhuriyet Pazar ekinde Hakkı Bey' e gitti aklım.

Ve ne çok geciktiğimi bu yazıyı yazmak için.

Benim de hayatımın zorlu inişli çıkışlı döneminde derdimi dinleyen elinden geldiğince de akıl veren rehberlik eden bir dost oldu bana Hakkı Bey.

İnşaat mühendisi idi ve bir çok  projede görev almış geniş çevresi olan biri idi. Ben de makina mühendisi olduğumdan genç delikanlı arkadaşlarına mühendis hanımefendi diye tanıtırdı beni.

Whatsup 'dan bir çok paylaşım makale video iletirdi. Bazılarına yanıt vermişim pek çoğuna hayatın koşturması içinde malesef teşekkür bile edememişim.

26 Ocak'ta yollamış en son paylaşımını. 10 Şubat'ta BKMM 'ye uğrayıp tanıdıkları sorduğumda üzücü haberi aldım. ''Bir hafta önce kaybettik.'' Hakkı Bey'i dediler.

Ne çok üzüldüm bilemezsiniz.

Sanki babamı kaybetmişcesine için sızladı. Onun yalnızlığını paylaşmaya çalışmış karşılaşmalarımızda içten sohbetler yapmıştık. Yine de kendimi suçlu hissettim.

Telefonuna mesaj ilettim. Çocuklarına başsağlığı diledim. Dönüş olmadı. Sessizlik vardı artık sadece.

Işıl ışıl parıldayan sevgi dolu bir insandı Hakkı Bey. Derin sohbetlerimiz olmuştu. Burada bir kaç notu onun anısına sizlerle paylaşmak istiyorum. Sözcükleri yayılsın evrene ve bir çok yüreğe dokunsun.

Bu yazıyı ona teşekkürlerimi sevgimi saygımı ifade etmek üzere yazıyorum.

Evet insan ile tanıştım.

Ve umarım her nerede ise hep çocuklarla neşe içinde kahkahalarla gülüyordur.


İşte bazı notlarım...

''Ahlak yöreseldir etik evrenseldir.''

Yalan Söylemek Üzerine Bir hikaye
Bir papazın evine hırsız girer. Papaz hırsıza yemek verir evinde saklar. Hırsız evdekileri çalar ve kaçar. Polis yakalayıp hırsızı papaza getirdiklerinde yüzleştirmek için. Papaz ''Ona ben verdim bu eşyaları '' der. Hırsız şok geçirir ve süreç içinde o bçlgenin belediye başkanı olur.

Sözünde Durmak  Üzerine Bir Hikaye
Kral ile danışmanı ülkeyi gezerken kral 15 yaşındaki bir genç kızı beğenir ve ona sahip olmak ister. Danışman bu kızdan vazgeçerse bundan sonra  her ne isterse evet diyeceğine dair söz vererek kralı ikna eder. Londra'ya döndüklerinde kral danışmanının dönüşte nişanlanacağı sevgilisini ister. Sözünde durmamak ahlaki değil diyerek danışman bu isteği kabul eder. Sevgilisi intihar ederek kendini öldürür.

''Aşk ihtiyaç gidermektir sevgi riske girmek bedel ödemektir.''

''Hay arapça Tanrı demektir. Van yaratık canlı demektir. Hayvan Tanrı'nın yarattığı canlı anlamına gelir. İnsanın kendini geliştirmesi insan olmak için çaba göstermek gerekir. Devletler  insanların yaratık olarak kalmaları için çaba gösteriyorlar. İnsan ancak kendi kendine bu çabayı gösterebilir.''

Ve beni halen gülümseten alıntım.

''53.Ayet -Ne mutlu ki onlara lazdırlar yarın narı cehennemde yanmayacaklar .Rizeli Hakkı''

Evet, Rizeli Hakkı geçti bu dünyadan.

Ne mutlu ona ki halen anılarında insanları gülümsetiyor ve iyilikler güzelliklerle anılıyor.

Dostlarımıza sevdiklerimize daha özenli daha içten zamanlar ayırabilmemiz dileğimle...Zira hayat pek kısa...


Sevgiyle,











xxx









Seni Seviyorum

-Seni seviyorum. + Beni sevdiğine dair kanıt göster? - Kanıt inancı öldürür. Eğer kanıt gösterirsem seni sevdiğimi bilirsin. Ben "seni sevdiğimi bilmeni" değil, "seni sevdiğime inanmanı" istiyorum.. + Neden? - Çünkü bilmek beyinle, inanmak kalple yapılan iştir.




- I love you
+ Show me that you love me?
-Evidence kills faith. If I show proof, you know I love you. I don't want you to know I love you,I want you to beleive I love you.
+ Why?
-Because knowing is the work done with the brain, but beleiving is done with the heart.

Sweet November




Çocuk Okutan Elma Ağaçları

Evet evet yanlış duymadınız.

Elma ağaçları çocuk okutuyor.

Malum ülke dünya gündemlerinin yanı sıra ,  insanın yüreğini şöyle bir havalandırıp içindeki nefessiz ışıksız kalmış umut tohumlarını yeşerten besleyen haberler de geliyor az da olsa.

Cumhuriyet 'in geçen pazar haberlerinden birinden bahsediyorum.

''Elmalar, öğrencilere burs olacak'' başlığı ile verilmiş haber.



Sivas Divriği'nde yaşayan Mehmet Sayar, 37 dönümlük elma bahçesindeki 50 ton elmayı , öğrencilere burs verilmesi için Divriği Kültür Derneği'ne bağışlamış. Dernek Başkanı Cafer Yıldız, beraberindeki 250 gönüllü ile elma hasadına başlamış. Satılacak elmalardan elde edilecek gelirin tamamının ihtiyaç sahibi öğrencilere burs olarak verileceği belirtiliyor. Bu arada elma toplamaya Divriği Belediye Başkanı Hakan Gök ve CHP Divriği İlçe Başkanı Hüsamettin Kırkayak ve mahallelerden halk da katılmış.

Müthiş bir haber değil mi?

İnsan özünde çok güzel bir varlık.  Ortak bir iyilik güzellik hedefi çerçevesinde nasıl da birleşiyor çalışıyor emek veriyor insan insana.

Bitkilerin Zekası isimli kitabı okuduktan sonra ağaçlara ve tüm bitki alemine başka gözle bakıyorum. Gerçekten zeki varlıklar. Bizim 5 onların 20 duyusu var. Bizden daha gelişkin oldukları kesin. Ve yeryüzünde hayvanlardan dahi önce varlar. Hepimizin atası onlar. Bu uygulama devam ederse belki seneye daha çok meyve verirler demeden edemedim ne yalan söyliyeyim.

Bir de köylerden hasatı toplayacak insan bulamıyoruz zeytinler meyveler dalında çürüyor serzenişleri aklıma geldi. Gönüllüler ile hasat toplanıp geliri ile bu tarz yardımlar yapılabilir. Her mahalle her köy  her ilçe kendi ihtiyaçları için bir araya gelip çalışabilir.

Ortak hedef de insana hizmet insanı beslemek yetiştirmek olunca eminim çok paydaşı olur bu tarz projelerin.

Ben insana inanıyorum.

Her şeye rağmen o bir yerlerden çıkış bulup yoluna devam edecek...

Bol elma hasatlı bir güz olsun...


Sevgiyle,










xxx








Açıklık

''Bütün dünyayı kurtarmaya ya da görkemli işler yapmaya çalışma. Onun yerine, yaşamının sık ormanında açık bir alan yarat ve orada sabırla bekle., ta ki yaşamın olan şarkı avuçlarının içine düşene kadar. Onu tanı ve selamla. Ancak o zaman kurtarılmaya layık bu dünyaya kendini nasıl vereceğini tam olarak bileceksin.'' Martha Postlewaite


29 Eylül 2019 Pazar

Hindistan ve Hinduizm' e Dair

Hindistan'a kaç kez gittim inanın bilmiyorum. Ağustos 1999 ile Temmuz 2000 arasında Mumbai ve Pune şehirlerinde yaşadım kesintisiz. Pune 'de kendi evimizi dahi  kiralamıştık.

Ülkeyi kültürü insanları müziği ile yemekleri ile çarşı pazarı ile gözlemleme deneyimleme şansım olmuştu.



En çok dikkatimi çeken konulardan biri de 17 eyalete , her birinin ayrı diline, beş ana farklı din ve onlarca sekte rağmen uyum ve anlayış içinde yaşama becerileri idi.

Kendi kendime ''Ben de kendimi demokrat aydın falan sanıyordum. Bu muazzam bir beceri .'' dediğimi hatırlıyorum. Ve merak ettiğimi bunun sırrını.

Bazı sorularımızın yanıtı yıllar sonra karşımıza çıkabiliyor.

Geçtiğimiz hafta Cumhuriyet gazetesinde iki günlük bir yazı dizisi çıktı. Ezgi Kardeş 'in kaleme aldığı bir yazı dizisi idi. Keşmir 'de politik ortam ısınınca Hindistan Başkonsolosluğu bir grup gazeteciyi davet etmişti ülkelerine.

Ezgi Kardeş'in sorularına aldığı yanıtlar ve gözlemleri yer alıyordu bu yazı dizisinde.

Nerede ise 20 yıl önce sorduğum sorunun yanıtı vardı bu yazı dizisinde. Ve bir de şahsi gözlemimin teyidi.

İşte ilk alıntım.

'' Dışişleri Bakanlığı'nın Batı ülkelerinden sorumlu müsteşarı Gitesh Sarma'ya 30'u aşkın dil, beş farklı din ve onlarca sekte rağmen Hindistan'ı bir arada tutan şeyin ne olduğunu soruyoruz. Sarma, bu soruyu '' Bu çeşitlilik göçmenlikten değil, geçmişten geliyor. Biz müslüman yönetimi altında da, İngiliz sömürgesi altında da yaşadık. Bu, Hindistan'ın çokkültürlü yönetim geleneğini benimsemesinin ana nedenlerinden'' diye cevaplıyor.''

Evet ortak yaşanmışlıklar toplumun tüm kesimlerini ortak ihtiyaçlar çerçevesinde birleştiriyordu. Toplumsal ilişkiler yanı sıra her türlü ilişki zaten bunun üzerine inşa edilmiyor mu ? İkili ilişkiler, aile içi ilişkiler, iş ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri...Ne çok şeyi birlikte yaşamış göğüs germiş ve bir arada durmayı başarabilmişsek o kadar güçleniyordu bağlar ve derinleşiyordu ilişki...Asıl olan bir arada kalma niyeti ve iradesi idi...

Biz neler neler yaşadık toplum olarak...Darbeler, depremler, ekonomik krizler, terör,  faşist iktidarlar, iklimsel afetler, gıda krizleri...

Ve ülke olarak uzunca zamandır içinden geçtiğimiz dönemin bizleri ne kadar da çok birbirimize açılmak anlamak insani bağ kurmak için fırsat alanı yarattığını  gördüm. Her şer de bir hayır vardır sözü ne kadar da doğru. Her zamankin den daha bir bütünleşmiş kenetlenmiş çıkabileceğimize inanıyorum bu zor günlerden. Umutlandım!

Kendime teyid aldığım konu ise Hinduizm ile ilgili. Biz çok tanrılı din gibi biliriz Hinduizm'i. Jung'a göre Doğu sağ beyinlidir ve Batı sol beyinlidir. Sağ beyinli toplumların inançları ve inançlarını yaşayış şekillerinin müzik dans görsellik içerir sanatsal ifadelere daha çok eğilim gösterdiğini düşünmüşümdür. O ziyaretim sırasında da aslında tek bir güce inanıldığını ve nasıl ki Allah'ın 99 ismi var ise diğer tüm görsel ifadelerin onun sıfatlarını ifade eden figürleri temsil ettiğini düşünmüştüm ta yirmi yıl önce. Ve doğa ile ilgili figürler anlatımlar  nedeni ile de Şamanizm'e de çok yakın gelmişti Hinduzim. Irmakların hayvanların ağaçların her şeyin ruhu vardı Hinduizm'de . Şamaniz ile İslam karışımı diyebilirim hatta Hinduzim'e. Türk  İslam sentezlemesi açısından çok yakın gelmişti Hinduzim bana . Hatta daha da ileri gidersem  Sufizm ile çok ortak temalar ile karşılaşmıştım. Türkiye'nin Hinduzim'i algılayabilecek doğru yere konumlandırabilecek tek islam ülkesi olabileceğini düşünüyorum bu nedenle.

Nitekim yazı dizinde Ezgi Kardeş  aslında tek tanrı olarak Brahman ' a inanıldığını ve diğer tüm ifadelerin onun tezahürleri olduğunu not düşmüştü.

Aslında ne kadar özgün bir düşünce felsefe ve yaşam alanına sahip olduğumuzu bir kez daha anladım. Türk kültürü mitolojisi ile islam felsefesinin tek ürünüyüz. Ve kültürler arası bir köprü olduğumuzu düşünüyorum.

Üstelik Anadolu'nun bir gen havuzu olduğunu da dikkate alırsak inanılmaz bir insanlık potansiyeli barındırdığına inanıyorum bu ülkenin.

Özetle ben bize inanıyorum...

Sevgiyle,









xxxx

25 Ağustos 2019 Pazar

GÜNÜN SÖZÜ / WORD OF THE DAY

''İnsanın bedenini ameliyat etmek için uyutmak, ruhunu ameliyat etmek için uyandırmak gerek!''

''You need to put someone in a sleep  to operate his body, awake to operate his soul!

TOLSTOY


31 Temmuz 2019 Çarşamba

GÜNÜN SÖZÜ / WORD OF THE DAY

''Olgun bir varlık olmak,bir amaçla,kendi amacımız ile yaşamak demektir.'' John Taylor Gatto
                                                                                           


''Being a mature being means living with a purpose, with our own purpose.'' John Taylor Gatto

''Eğitim Bir Kitle İmha Silahı''  Kitabından



From his book named ''Weapon of Mass''















xxx

22 Temmuz 2019 Pazartesi

GÜNÜ SÖZÜ / WORD OF THE DAY

''Pırlantaların en değerlisini içimde taşıyorum. O da vicdanımdır.'' William Shakespeare




''I caryy the most precious diamond in me. It is my conscience.''










xxxxx

11 Temmuz 2019 Perşembe

İnsan Onuru

Geçenlerde bir gazete haberinde dikkatimi çekmişti.

Japon İmparator'u tsunami yaşamış halkını ziyaret ederken onların önünde eğiliyordu.

Sizin acınızı gördüm. Sizi gördüm der gibi idi. ''Senin acının önünde tüm varlığımla saygı ile eğiliyorum.'' diyordu bu hareketi ile. Sessizlik için. Zira sözün kifayetsiz kaldığı anlar vardır hayatta.

Çok etkilenmiştim.

Bugün düşen bir haber üzerine, hatırladım bu haberi ve bu videoyu buldum.

İnsan olmak başka bir şey gerçekten.



Bir insanın kanunlar nezdinde suçu ne olursa olsun , yaşadığı insani dram ve büyük acı  karşısında o insanın ihtiyaç duyduğu fiziksel ve psikolojik destek alma hakkı olmalı diye düşündüm. Katıksız şartsız insan hakkı olarak. Kanunlar nezdinde gereği elbette yapılmalı ve fakat biz o büyük   acının karşısında insanlığımızı hatırlayıp, insani ihtiyacı görmeliyiz.

Kim bilir belki de insanlığımızı kim olduğumuzu hatırlatmak üzere geliyordur yaşam deneyimleri hayatımıza?

Kibir en büyük günah...

Ve insan onuruna  zarif, narin bir çiçek gibi özenle davranılmalı...

Yoksa barış gelmez yer yüzüne...

Belki de tüm savaşların nedeni budur?

Kim bilir?

Videoyu lütfen izleyin. 1.32 sn!

Kırmızı çizgimiz insanlık onuru olmalı belki de...

Sevgiyle olalım,













xxx


Sahipsiz Çocuklar Ülkesi

Ülkede ne eğitim ne sağlık ne de adalet sistemi doğru düzgün işliyor.

Ve en çok bedel ödeyenler hakları gasp edilenler de çocuklar.



Evet kendi çekirdek ailemiz ve genel olarak ailemiz belirli bir bilinç ve refah seviyesinde olabilir. Ve bunun doğal sonucu olarak eğitim ve sağlık özelinde alternatif çözümler üretebilmiş, toplumsal kaderden uzakta kendi alanımızda  mutlu mesut  yaşıyor olabiliriz. Adalete girmiyorum zira bilincin de olsa paran da olsa adalete adil yargıya kavuşamıyor insan bu coğrafyada. Laiklik ,cumhuriyet ,demokrasi, özgür düşünce, adil yargı ,güçler ayrılığı gibi sözcüklerde bu işin sırrı malum.

E canım seçimlerde bitti gönül rahatlığı ile tatile gidip üç ay boyunca  eğlenebiliriz değil mi?

İşte buna ben ''deve kuşu sendromu'' diyorum. Biz belkide toplumun en fazla yüzde onu olarak bu imkana sahibiz. Yani eğitim ve sağlıkta imkanlarımız ölçüsünde çocuklarımıza çözümler yaratabiliyoruz. Çok bile iyimser olabilirim yüzde on derken. Ve fakat ülkenin içind ebulunduğu tümmm sıkıntıların asıl kaynağı insan malzemesinin iyi işlenememesi. Bu zaten uzun yıllardır bir projenin parçası olarak aktif olarak yürütülen bir süreç hepimizin bildiği gibi.

Şimdi size geçenlerde yaşadığım gerçek yaşam tanıklıklarımı aktaracağım ki geldiğimiz noktayı biraz daha iyi algılayalım.

Oğlumun göz korneasında bir sıkıntı var. Tek uzman kişi Cerrahpaşa Hastanesindeki bir Prof Dr. Özel muayenehanesi yok.  İdealist bir hoca. Türkiye'deki üç dört hocadan biri konusunda. Ve sabah 10:00 'da randevuya gittik biz de.  Acil göz nakli ameliyatı olunca hocayı fiilen görebilmemiz akşamın 17:00'sini buldu. Ben de özel bir bölüm olarak inşa edilmiş alanda diğer aileler ile sohbet etme şansı buldum.

Altı yedi yaşlarında şişe camı gibi gözlükleri olan minik bir kız çocuğu tüm bu zaman içinde boyama kitabını boyadı durdu. Adana'dan gelmişler. Annesi çalışıyor ve aynı zaman da Kuran'kursu veriyormuş. Evet tesettürlü bir kadın idi. ''Kursa gidiyor mu ?'' diye sordum. ''Malesef çok iyi bir yerde oturmuyoruz. Çok uzak kursalar ve bütçemizi de açıyor'' dedi miniğin annesi. Çaresizliğini hissettim bu annenin. Gerçekten bir şeyler yapmak istiyor fakat çözüm bulamıyordu. Ben de İstanbul'daki bir çok devlet okulunda uygulanan yöntemi önerdim. Bir üniversite öğrencisi ya da konusunda yetkin bir öğretmeninve/veya sanatçının  her hafta sınıflarına gelerek çocuklara resim çalıştırabileceğinden bahsettim. 10 ya da 20 TL kişi başı aylık bir ücret ödeniyor bu tür kurslara. Okul müdürünün kabul etmesi yeterli ve de diğer velilerin elbette. Müzik spor resim İngilizce gibi dersleri bu şekilde hallediyor veliler bizim buralarda. Üstelik hem üniversite öğrencisine hem de sanatçıya  katkı olur bu şekilde. Çok beğendi önerimi ve de teşekkür etti. Biz konuşurken minik kız kah boyama kitabını boyayarak bize çalışmalarını gösteriyor kah lafa katılıp kursa gitmek istediğini söylüyordu annesine. Ona botanik bahçesinde 23 Nisan ve Doğa Şenlikleri için hazırlanan dev boyama etkinlik fotoğraflarını gösterdim. Düşünsenize içine oturup yatıp uzanıp boyama yapabileceğiniz dev bir boyama kağıdını...Yüzündeki ifadeyi hiç unutmayacağım miniğin.

Daha sonra sekiz dokuz yaşlarında yine kalın gözlük camları olan bir oğlan dikkatimi çekti. Sürekli konuşuyordu ve annesinin ''Yeter artık.'' dediğini duydum. Sinirli değildi kadın sadece içi şişmişti. Bu duyguyu da sürekli soru soran bir afacan annesi olarak gayet iyi biliyorum. Kadının çocuğu o kadar yaratıcı çoşkulu canlı ki zaman zaman yorgunluk hissediyordu belli ki. Ben de hem ona biraz soluk olsun diye hem de merakımdan ''Ne anlatıyorsun?'' dedim. Meğer minik oğlan kendi kafasından hikayeler yaratıp bunları anlatıyormuş. Ve onay ihtiyacında. Anlatıp anlatıp ''Nasıl olmuş?'' diye sorup duruyordu. ''Hadi bize bir hikayeni anlat'' dedim. Çok heyecanlandı ve hızını alamadan iki hikaye anlattı. Gerçekten giriş gelişme kurgu mesaj ve tüm diğer hikayesel özellikleri taşıyordu hikayesi. Çok beğendiğimi ilettim ve hikayelerini yazarsa belki bir gün kitap çıkarabileceğini ifade ettim. Hatta resimlendirebileceğini dahi söyledim hikayelerini. Tam da yarasına basmışım. Meğer çocuk günlük tutmak yazı yazmak istermiş. ''Annem defter almıyor'' dedi yüzü asılarak. Biraz sohbet ettik annesi ile. İstanbul'da Esenler tarafında oturuyorlardı. O da tesettürlü bir kadın idi. NGBB 'de ki çocuklara yönelik ücretsiz atkinliklerden bahsettim. Okul çözümünü önerdim özetle. Okul müdürünün hiç bir konu ile ilgilenmediğini bir yıl içinde dört kez öğretmen değiştiğini yılgınlıkla ve çaresizlik içinde anlattı. Duyarlı ilgili bir anne idi fakat anladım ki hem yorulmuştu hem de  gerçekten ekstra bir masraf idi oğlunun talepleri. Bu arada minik oğlan çoktan tutturmaya başlamıştı botanik bahçesine gitmek için. Eski yarım kalan defterlerini kullanabileceğini hatırlatabildim sadece ben de.

Üçüncü olay yine aynı gün aynı mekanda gerçekleşti. Bekleme alanına ilk girdiğimizde gözümüzün önünde dört beş yaşlarında bir erkek çocuk havale geçirdi. Gözlerinin fırıl fırıl kontrolsüzce dönmesi benim ve oğlumun zihninde kalıcı iz bıraktı. Hemen müdahele edilmek üzere acile götürüldü sanırım. Sonra geldi çocuk annesi ile bekleme alanına. Bu anne de İstanbul dışından gelmiş ve son derece maddi manevi desteğe rehberliğe ihtiyaç olduğu belli bir kadın idi. Doktorlar EMG çektirmesini istemişler doğal olarak. Bunu anlatıyordu insanlara. Dayanamadım ve yanına gidip bunun çok önemli olduğunu erken tespitin yaşamsal önem taşıdığını anlatmaya çalıştım. EMG 'yi beyninin filmini çekmeliler diye sadeleştirerek elbette. Benim gibi bir çok insan da benzeri ifadelerde bulundu. ''Memlekete gidince yaptırım.'' dedi. Üçüncü kez ateşli havele geçirişi imiş yavrunun. Memlekette bu imkan olmayabilir desek de sanırım hiç birimizin mesajı ulaşamadı bu anneye. Ve kucağında oğlu çıktı işi bitince alandan. Kim bilir nasıl bir yaşam bekliyor bu yavrucağı diye düşündüm kara kara?

Ülkenin her yerinde dahi müzisyenler ressamlar yazarlar olabilir. Ülkenin en büyük zenginliği serveti insan kaynağıdır. İnsna kaynağı her türlü üretimin birinci koşuludur. Yıllar önce çok zengin bir Körfezli petrol şirketinin her türlü teknoloji para imkanlara sahipken makineleri çalıştıracak insan bulamadığı için ciddi bir kriz yaşadığını hatırlıyorum iş hayatımdan.

Ve kim bilir belki de o havale geçiren çocuk geleceğin Aziz Sancar ' ıdır.

''Cumhuriyet'i çocuklara borçluyuz'' demişti bir eğitimci geçenlerde oğluma okul araştırması yaparken. Kabataş Vakfı'nın açtığı yeni okuldan bahsediyorum. Amcam ilk mezunlarındandır Kabataş'ın. Halen yaşıyor ve 100 yaşını devirecek umarım. Köklü bir çınarı ailemizin amcam. Şükrediyorum varlığı için.

Bu sözü söyleyen eğitimci Çanakkale Savaşı'nda şehit düşen taze fidanlarımızdan bahsediyordu. İstanbul Erkek, Galatasaray, Kabataş ...Yurdun her yerinden koşup gelen canlarını seve seve ülkenin özgürlüğü için feda eden güzel insanlardan.

Evet biz Cumhuriyeti özgürlüğümüzü borçluyuz çocuklara.

Ve bu coğrafyada çocuklar hiç olmadıkları kadar yalnız sahipsiz acı ve yokluk içindeler. İnsanı insanlığından utandıran durumları hiç yazmıyorum bile...

İşte sevgili dostlar. Çocuklara bizler sahip çıkmalıyız.

Kimsenin hele de gücü elinde tutanların umuru değil bu durumlar.

Şikayet edip birilerinin bir kahramanın gelip her şeyi sihirli değnekle çözmesini beklemek de naiflik.

Kendi mahallemiz de kaç çocuğa rehberlik verebilir,  destek olabiliriz  düşünelim bunu bu yaz.

Belki okula gidemeyen var. Okuma yazma bilmeyen. Yeteneği olup ihtiyaç duyduğu alana ulaşamayan çocuklarımız.

Bu ülke bizim ve çocuklarımız bu ülkede nefes alacak yaşayacak büyüyüp torun torba sahibi olacak.

Onlara bırabileceğimiz en güzel miras insanı ile zengin bir ülke.

Hepimizin yapabileceği bir şey vardır.

Muhtar, dernek, gönüllü evi hatta belediye bile işbirliği içinde haftada bir kaç saatimizi bu konuya ayırabiliriz. Gönüllü olarak.

Kurtuluş Savaşı'nı veren tüm insanlarımız aslen gönüllü idi. Para ya da güç karşılığı vermediler o savaşı. İnsan ve ülke sevgisi ile atıyordu yürekleri.

Gönüllülük çok gizli bir potansiyel taşır içinde. Hiç bilemezsiniz toplu gönüllü hareketin neler yaratabileceğini? Her bir emek her bir yürek çok değerli.

Lütfen bu yaz deniz kenarında güneşlenirken düşünün bu sözlerimi.

Vicdanınızla bir sohbet edin.

Tüm bu durumlara kafanızı çevirip hiç bir şey yapmayacaksanız da lütfen artık şikayet etmeyin...

Sosyal medyanın verdiği en büyük zarar bu sanırım.

Orada üç beş laf yazıp yaşama insana dair sorumluluğumuzu yerine getirdiğimiz hissine kapılıp kafamızı yine kuma gömüyoruz.

Tüm bu olanlar vicdanın, insanın uyanması için oluyor.

Biz uyanmaz isek daha da ağırlaşabilir hikayemiz.

Çocuklara çocuklarımıza borcumuz var bizim.

Ve hatırlayın deniz yıldızlarının hikayesini. O tek bir deniz yıldızı belki de tüm deniz yıldızlarına ilham olacak deniz yıldızıdır.

İyi tatiller!

Sevgiyle olun,















xxx




23 Haziran 2019 Pazar

Obama'lar ve Yeni Liderlik

Michelle Obama'nın Benim Hikayem isimli otobiyografisini okudum.



Kendisinin ve eşi Barak Obama'nın hikayelerinden ve kişiliklerinden oldukça etkilendim.

Son derece mütevazi işçi ailelerin çocukları olarak dünyaya gelmişler.

Michelle'in babasının ciddi bir kas hastalığı var ve hiç şikayet etmeyen her şeye rağmen çocuklarına ve eşine hiç bu zorluğu hissettirmeden yıllarca çalışıp didinen onurlu bir baba. Michel'in babası ile gerçekten sevgi dolu özel bir ilişkisi var. Keza ağabeyi de Michelle'in hayatında çok önemli bir figür.

Harward Hukuk mezunu olarak son derece havalı bir hukuk bürosunda işe başlıyor Michelle. Hedefi bir gün büronun ortağı olmak. Ve fakat kendini gerçekleştirmek kendi ideal ve değerlerine uygun bir yaşam sürdürme arzusu baskın gelerek , yıllık gelirinin yarısına düşmesine rağmen belediyede yerel halk ile çalışabileceği bir işe giriyor.

Hoşuma giden bir detay da o hukuk bürosuna staj yapmak üzere gelen yine Harward 'lı Barack isimli genç bir adamın sorumluluğunun Michelle'e verilmesi. Zaten böyle tanışıyorlar.

Amerika'nın tüm dünyadaki etkilerini hepimiz biliyoruz. Bu anlamda bu iki insana ne kadar hayranlık duysam da, kendi kişilikleri ne kadar adil, eşitlikçi ve aydın olsa da ülke politikalarının dışına pek çıkamayabileceklerini de görüyorum, anlıyorum.

Ve herşeye rağmen takibe aldım bu iki figürü tweeter da.

Geçen gün Barack Obama aşağıdaki metni paylaşmıştı. Çift kar amacı gütmeyen bir vakıf kurmuş 2014'de.

https://www.obama.org

''Juneteenth(*)  de kuruluşumuzun vaatini gerçek kılma yeteneğimizi kutluyoruz ki he birimizin içindeki şey   Amerika nın henüz bitmediğini söylüyor ve  hepimizi  bsevdiğimiz bu ülkeyi en yüksek ideallerimizle uyumlayana kadar adelet ve eşitlik için savaşmaya zorluyor.''


Ve işte bu paylaşım sonrası siyah beyaz hatta İngiltere'den bile bazı izleyicilerin mesajları ...

''Gerçek Başkan''.

''Efsane.''

''Amerikan tarihinde bugüne kadar gelmiş en iyi başkan.''

''Barış ve onuru yeniden inşa etmek için tekrardan gelir misiniz?''

''Hala Başkan vari sözleri olan ve çok iyi yazılmış. Teşekkürler Başkan Obama.''

''Eksik olanı ve yeniden tamir edilmesi gerekeni çok iyi hatırlatıcı. Liderliğinizi özlüyoruz.''

''Bizlere ve ülkenize mükemmelikle, haysiyetle, zerafetle hizmet ettiğiniz için teşekkürler.''

''Onu İngiltere  için ödünç alabilir miyiz?                    

''Sen sevginin tanımısın. Seni başkanım olarak çağırmaktan onur duyuyorum. Sürekli olumlu duruşunuz ve sevgi ile kabule yönelik mesajlarınız için teşekkürler.''

''Bu çok doğru mesajın güzelliğinden  gözlerim doldu.Onu özlüyorum.''
                 
''Sen hep benim başkanım olacaksın ve sonsuza kadar kalbimde yer alacaksın.''

''BİRLİK.''

''Çok iyi söylenmiş. Anlamlı ve zarif her zamanki gibi. Çok özleniliyorsun.''

''Gerçek liderliği özlüyorum.''

Herşey zıttı ile var sözünü bilirsiniz. Karanlıkta ışığın ne anlam ifade ettiği daha iyi algılanır.

Amerikalılar Trump travmasından sonra gerçek liderliği ve bu kavramın içeriğini iletiyorlar aslında bir anlamda bana göre.

Bugün yeryüzünde tüm insanlar, ötekileştiren bölen  değil birleştiren, kayıran değil adil ve eşitlikçi olan, liyakata ve dürüstlüğe önem veren ve de öyle olan liderlere ihtiyaç duyuyor.

Hatta insanlığın ortak derdimiz İklim Değişikliği konusunda hem fikir olduğunu ve de ülke liderlerinin artık yeryüzünde barışı refahı adil paylaşımı kurgulayacak yeni vizyonlar sergilemelerini istediklerini bunu beklediklerini düşünüyorum.

İnsanlık mevcut sistemlerin liderlik algısının ötesine geçti.

Tüm dünyaca kabul gören evrensel bir lider olmak için bu gezegeni ve üstünde yaşayan tüm varlıkların haklarını hukuklarını gözetmek zorundasınız.

Podcast yayına başlayacakmış Obama çifti. ''Söylenmeyenleri söyleyeceğiz '' diyorlar.

Merakla bekliyorum.

Bizim ülkemizde de yeni bu tüm ülkeyi ve dünyayı kucaklayacak liderlerin artık sahaya çıkmasının vakti geldi.

Zaten mavi gözlü sarışın muhteşem bir rol modelimiz var ülke olarak.

(*)Juneteenth Independence Day veya Freedom Day olarak da bilinen Juneteenth, 19 Haziran 1865'te anılan, ABD'nin Teksas eyaletinde köleliğin kaldırıldığını ilan eden ve daha genel olarak eski Konfederasyon boyunca köleleştirilmiş Afrikalı Amerikalıların serbest bırakıldığını ilan eden bir Amerikan tatilidir. Amerika Devletleri















xxxxx

Singapur' un Başarısının Sırrı


Kishore Mahbubani, Singapurlu bir akademik ve eski diplomattır. Halen Singapur Ulusal Üniversitesi'ndeki Lee Kuan Yew Kamu Politikası Okulu'nda 9 aydır başarılı olan bir kıdemli danışman ve profesör.

Bugün üniversiteli arkadaş grubumuzda bir arkadaş paylaşmış yukarıdaki videoyu.

Benim yeni tanıştığım bir kişi bu anlamda.

Bir çok kitap yazarı ve Türkçe'ye çevrilmiş bir de kitabı var.

Videoda çok fakir bir ailenin çocuğu olarak Singapur'da doğduğunu ve okula ilk gittiği gün yetersiz beslenme nedeni ile bir beslenme programına dahil edildiğinden bahsediyor.

O zamanlar Singapur inanılmaz sefalet içinde. Bugün nereye geldiğini hepimiz biliyorz Singapur'un.

İşte 3.dünya ülkesi olmaktan 1. dünya ülkesi olmanın üç ana sırrını anlatıyor videoda.Bu üç sırrı da sistemi ya da ülkeyi ayakta tutan kolonlar olarak tanımlıyor. Ve bu üç sırrı uygulayan her ülkenin çok başarılı olacağını anlatıyor.

Bunlardan biri Meritrokrasi (M) . Meritokrasi, yönetim gücünün, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne yani liyakata dayandığı yönetim biçimidir. Bu yönetim şeklinde idare gücü, üstün özellikleri olduğu düşünülen kişiler arasında paylaştırılmaktadır, kayırma yoktur. Bildiğiniz liyakat olayı. 3.dünya ülkelerinde özellikle finans hazine ile ilgili işlere akrabaların atandığını ve konusunda uzman en iyi insanların atanmadığını söylüyor. Öyle kuzenim şuraya gelinim buraya  damadım o tarafa olayı yok Singapur'da özetle.

İkinci kolon Pragmatizm (P). Kedinin siyah mı beyaz mı olduğu önemli değildir. Kedi fareyi yakalıyorsa o iyi bir kedidir şeklinde anlatıyor bu kavramı. Singapur'un hem kapitalist hem de sosyalist sistemden esinlenerek melez bir sisteme sahip olduğunu vurguluyor. Burada kavramlara izmlere diğer bir deyişle  kutulara sıkışmayıp en işleyen fonsiyonel bölümlerin sisteme dahil edildiğinin altını çiziyor. Yani hiç bir ideolojinin içine sıkışıp kalmamak. Bana göre ülkeye ve ülke ihtiyaçlarına göre en işlevsel uygulanabilir yöntemi oluşturmuşlar özgürce. Dünya da bir çok model var incelenebilecek.

Üçüncü kolon ise Honesty (H) . Dürüstlük. Başarılması en zor olanın bu olduğunu ve bir çok ülkenin gelişmekte ve genel anlamda başarısız olmasının önde gelen nedenlerinden bu kavramın hayata geçirilememesi olduğunu ifade ediyor. Burada memurların değil de kıdemli yöneticilerin , örneğin bir bakan  bir iş insanı ile tatile çıkması durumunda  hapse gönderilmesi şeklinde bir modelin hayata geçirilmesi ile, tüm sisteme önemli bir mesaj verildiğini ifade ediyor. Bakan neden hapse girdiğini sorduğunda ise ''İş insanı senin tüm tatil masraflarını ödediği için ki bu da yolsuzluktur.'' şeklinde yanıt veriliyor kendisine. Ve o zaman herkes o dikkat etmeliyim der ve dürüstlük faktörü yaşam bulur. İşte Singapur'un başarısının en önemli sırlarından biri olan dürüstlük bu şekilde gerçekleştirilmiş olur.

Bu videoyu izlediğimde Atatürk'ün tüm sistemleri inceleyerek bizim coğrafyamızda ve insan profilimize uygun olabilecek en iyi modelleri sentezleyerek Türkiye Cumhuriyeti'nin temel taşlarını attığını görüyorum.

Onun açtığı yolda ilerleyebilse idik, eminim dünyanın ilk üç ekonomisinden gücünden biri olurduk.

Hiç de alçak gönüllü olmaya gerek yok.

Anadolu tam bir gen havuzu.

İnsan ırkı biliyorsunuz hayvanların tersine,  ne kadar farklı genler karışır ise o kadar daha yüksek bir performans sergiliyor. 

Eminim ki bu ülkenin toprakları üzerinde emellerini hala koruyan ülkeler bunu çok iyi bildiklerinden var güçleri ile bizi Atatürk'ün yolundan alı koymaya çalıştılar.

Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından, tarikatların palazlanmasından, darbelere...Siz zaten biliyorsunuz hikayenin bu kısmını.

İşte şimdi Ekrem İmamoğlu ile yeniden Liyakat, Pragmatizm ve Dürüstlük üç ayağı ile İstanbul'dan başlamak üzere tüm ülkeye yayılacak şekilde ülkenin tekrardan Ata'mızın gösterdiği yöne doğru kırabiliriz geminin dümenini.

Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz.

Gemi demişken bir kaç sene önce bir benzetme ilgimi çekmişti. Titanik buzdağına çarpıp batmıştı . Günlük çıkar çatışmalarını da işte Titanik'teki şezlong kavgalarına benzetmişti bir köşe yazarı.

Bizlere burada günlük ya da kısa vadeli bireysel çıkarlarımızı bir kenara koyup , ülkenin toplumun en yüksek menfaatine olacak, bizleri hep birlikte daha refah ve huzurlu bir geleceğe taşıyacak ortak değerlere odaklanmamız gerektiği ve seçimlerimizi de buna göre yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ani bir manevra ile ufuktaki buzdağından sıyrılmamız mümkün.

Yeniden toparlanmak ve bu üç kolon üzerine ülkeyi taşımak için önümüzdeki dört sene çok önemli.











xxxxx