18 Nisan 2011 Pazartesi

Başbakana Özel Mektup

01.07.2009
Sayın Başbakan’ım,

Ben 41 yaşında İstanbul’da yaşanan, uluslararası bir firmada yöneticilik yapan 4 ve 9 yaşlarında iki oğlu olan bekar bir anneyim.

Yaklaşık bir seneyi aşkın süredir içsel bir yolculuk içindeyim.

Bu yolculuğumda yaşadığım bazı farkındalıklarımı izninizle sizinle paylaşmak istiyorum.Tüm bu farkındalıklarım için yürekten şükrediyorum.

İlk başta tüm dünyada yaratılmış olan insanların ve hatta tüm var olanın BİR olduğunu idrak ettim.

Ben dediğimiz varlığın tüm varlık içinde var olduğunu ve tüm varlığında Ben' in içinde yer aldığını fark ettim. Bu tüm insanlar için geçerli...

Yani bir anlamda tüm insanların bizim içimizde bir parçası var ve biz de tüm insanların içindeyiz bir parçamızla.

Birbirimizi algılamamıza göre birbirimizin var oluş şeklini belirlediğimizi anladım.

Bir insanı algılamamda o insanı şefkatli olarak tanımladığımda, aslında olan şu idi. Ben içimdeki şefkat ile o kişinin şefkatini görebiliyordum. Üstelik bu saptamamla o kişinin içindeki ve aynı zamanda kendi içimdeki şefkati beslemiş oluyordum.

Tam tersi de doğru . Bir insana örneğin çok öfkeli dersek , yine içimizdeki öfke ile o kişideki öfkeyi görmüş ve bu saptama ile hem o kişinin içindeki hem de kendi içimizdeki öfkeyi beslemiş oluyoruz.

Dr Lee isimli bir psikiyatristin bir çalışmasını okudum. Hastaları ile birebir kontak kurmadan sadece o kişilerin içindeki parçalarına ‘seni seviyorum ve varlığın için teşekkür ediyorum, seni olduğun gibi kabul ediyor ve koşulsuz seviyorum’ diyerek iyileştirmiş. Yani hastalarını , hastalarının kendi içindeki parçalarını iyileştirirerek tedavi etmiş.

Bu noktada Hz Mevlana’nın ‘Gel ne olursan gel’ sözcüğünün manasını algılayabildim. Kendisi yüce ışığı ile karşılaştığı her kişinin içindeki ışığı görerek , o kişiyi olduğu gibi kabul edip koşulsuz severek, o kişinin ışığa nura yolculuğunun önünü açıyormuş. Yani bir mumum başka mumları yakması gibi , yüreğindeki ışık ile diğer yüreklere ışık saçıyormuş. Üstelik o kişiyi olduğu gibi kabul edip koşulsuz sevince de kişinin kendini dönüştürmesinin önündeki engeli içindeki sevgi ile temizliyormuş…Benim içimde hissettiklerimdir bunlar. Bunu fark ettiğimde mutluluktan ağladım ve şükrettim.

Ben Atatürk’çü bir ailenin çocuğuyum. Dedem Kurtuluş Savaşı’nda bir çok savaşta yer almış bir asker. Yaşama bakışımız zevklerimiz inançlarımız çok farklı olabilir sizinle. Ancak ben ortak iki noktamız olduğunu düşünüyorum. Ben de sizin gibi ülkemi ve bu ülkenin insanını çok seviyorum. Çok iyi şeylere layık olduğuna inanıyorum. Huzur bolluk ve mutluluk içinde yaşamayı hak ettiklerini düşünüyorum. Dünya görüşünüz politik görüşünüz inançlarınız ne olur ise olsun sizin de duygu ve düşüncelerinizin samimiyetle bu olduğunu biliyorum. Özellikle çocuklara olan sevginiz şefkatiniz inancınız anlamında da sizinle ortak bir paydamız olduğuna inanıyorum.

Farklılıklara değil ortak noktalarımıza odaklanmayı ve sizi koşulsuz sevmeyi seçiyorum. İçinizdeki ışığı ve iyi niyeti görmeyi seçiyorum. Size inanmayı seçiyorum.İçimdeki ışık ile sizin içinizdeki ışığı ve dolaylı olarakta kendi içimdeki ışığı beslemeyi çoğaltmayı seçiyorum.İyi ki varsınız...

Farklılıklara evrenin zenginliği ve muhteşemliğinin ifadesi olarak görmeyi seçiyorum. Farklı olanı farklı olduğu ve dolayısıyla bütünü ve beni zenginleştirdiği için kabul ediyor ve seviyorum. Tıpkı çok sesli bir orkestra gibi birbirimizi zenginleştiriyoruz...

Öncelikle yukarıdaki açılımda duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Şimdi esas konuya geleceğim.

İçsel yolculuk süresince bireyin yaşam deneyimini tekrarlama eğiminde olduğunu anladım. Psikanalistlerin de onayladığı bir şey bu. Yani bir birey ne deneyimlemişse hayatında olumlu veya olumsuz onu zihninde ve sonrada gerçek hayatında yaratıyor tekrar tekrar. Ta ki bu döngüyü fark edip dönüştürene kadar.

Duygu düşünce ve inançlarımıza göre kendi gerçekliğimizi yarattığımızı bizzat deneyimledim bu süreçte.

Çocuklar zihinsel olarak bizlerden daha gelişkin olarak doğmakta. Ancak olumsuz yaşam deneyimleri sonucunda bu olumsuzlukları tekrarlama eğilimi nedeni ile yeryüzünde açlık sefalet savaş kavga bir türlü bitmiyor.

Özetlersem , çocuklar dünyanın gerçeğini yaratıyor zihinlerindeki algılamalar ve deneyimlerle. Bu algı ve deneyimleri olumlu kılamaz isek maalesef huzur bolluk ve mutluluk içinde bir dünya sadece hayal olacak…Savaş ortamına doğan çocuk bu korku ile yaşıyor ve sürekli yaşamına savaşı çekiyor…Açlık ortamına doğan çocuk aç kalma ve ölme korkusu ile yaşıyor ve yine hayatına bu deneyimi çekiyor…

Ben bir çocuk değişir dünya değişir sözünü çok seviyorum ve inanıyorum.Hepimiz zaten aynı bütünün parçalarıyız.

Bu bağlamda altı yaşa kadar olan okul öncesi eğitimin son derece önemli olduğuna inanıyorum. Ancak bu fırsata daha çok maddi imkanı olabilen ailelerin çocuklarına ulaşabiliyor .

Okul öncesi eğitim müfredatı içine de duygusal arınma , özsaygı/özdeğerlilik , bireysel motivasyon gibi başlıklarda toparlanabilecek bir özel eğitim paketinin yerleştirilmesi yukarıda ifade ettiğim anlamda çocuklarımızın olumlu duygular içinde yaşam deneyimlerini kucaklayabilmeleri ve daha mutlu huzurlu doyumlu bir yaşamı hem kendileri hem de bütün için yaratabilmeleri mümkün olabilecektir.

Türkiye’nin yarınını geleceğini yaratacak olan tüm çocuklarımıza bu hizmeti ya da fırsatı sunabilmek bir anlamda top yekün bir dönüşüm ve gelişim programı olacaktır.

UNICEF sanırım benzeri projeleri bir çok dünya ülkesinde destekliyor. Türkiye’de de muhtarlık olan her bölgede yaygın bir çalışma başlatılabilir.

Özel paket bir program hazırlanarak, çocuklarımızın duygusal anlamda travmalarından ya da yaşamla ilgili olumsuz deneyim ve algılamalarından özgürleşmelerini destekleyebiliriz. Kendi değerliliklerinin ve potansiyellerinin farkına vardırarak onlara imkanlar sunabiliriz.

Ben size ve içtenliğinize inanıyorum. Çocuklarla ilgili duygu ve düşüncelerinize de katılıyorum.

Türkiye’nin geleceği için tohum ekme projesi diyebiliriz buna bir anlamda. Her şeyin ötesinde ben çocukların mutlu huzurlu doyumlu ve bolluk içinde bir hayatı neşe içinde eğlenerek yaşamalarını arzuluyorum. Böyle bir projede çalışabilmekten de onur duyacağımı iletmek isterim.

Arzu etmeniz ve uygun görmeniz halinde , konu ile ilgili uzman kişilere danışarak hazırlamayı hedeflediğim detaylı bir sunumu sizinle paylaşabilmeyi dilerim.

Zaman ayırdığınız için şimdiden teşekkür ederim.

Saygılarımla

Funda Erdemir

Bu mektup Temmuz 2009 'da Başbakanın iletişim ofisine iletildi. Yaklaşık 4-5 ay sonra Avrupa Birliği bir proje anons etti. Yaklaşık 5 Mio Euro'luk bir proje. İçeriği 0-6 yaş arası çocukların eğitimi ve formasyonu ile ilgili idi...Ağladım bunu görünce...Hayalim gerçek oluyordu. Aklıma gelen tüm vakıf, üniversite hatta şirket CEO'suna ilettim proje dökümanını...Sonucu ne oldu bilmiyorum...Ancak şurası kesin ki bu tarz projelerin kurumsal şirketler tarafından da desteklenmesi çok önemli Türkiye'nin yarınları için...

Bir çocuk değişir dünya değişir...

Bu mektup Sosyal Hizmetlere ulaşmış..Aradılar ve tanışma fırsatım oldu yetkililerle o tarihlerde...Gerçekten özverili ve yapıcı yaklaşımları için sevgi ve saygılarımı iletiyorum kendilerine...Umarım bir gün ortak bir platformda birlikte çalışma fırsatı bulabiliriz...



17 Nisan 'da Köy Enstitüleri 71 yaşına bastı...Aslında bu proje sadece Türkiye'ye özgü bir eğitim ve aydınlanma projesi idi...Malesef dönemin siyasi ve sosyal kirliliği içinde uzun soluklu olamadı...Halbuki bu proje ne solcuların ne de komünistlerin projesi idi...''Eğitimcinin eğitimi'', ''köye göre öğretmen yetiştirme'' ve ''iş için iş içinde eğitim'' yaklaşımları ile yola çıkılan ilerici bir proje idi...1945 yılında Köy Enstitülerinin komünistlerin , dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı.Parlamentoda bütçe görüşmelerinde millet vekili Emin Sazak ''Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk sanıyorlar'' demesi üzerine Hasan Ali Yücel ''Bu çocuklarının herbirinin birer Atatürk olması temenni edilir'' şeklinde cevap vermişti...


İnsan soramadan duramıyor şu soruyu. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı bugün Türkiye nasıl bir ülke olurdu?

Güzel olan o ki ortaokulda Fen Bilgisi Öğretmenim rahmetli hocam Lem'i Uluer bir Köy Enstitüsü mezunu öğretmendi...Yaşam aşkı ve çoşkusu ile yaşama sarılan, iyimser , neşeli ve yaratıcı varlığı hala sıcacık anılarımda...Bize hayatı anlatırdı...Köylerde içtiği taş çorbalarını...Eski dahi olsa temiz ve ütülü kıyafetlerle okula gelmemiz gerektiğini...Onurlu bir insan ve idealist bir eğitmendi o...Çok derinlerimize dokundu varlığı ile...Bir İstanbul beyefendisi idi o...Sevgi dolu bir eş ve baba aynı zamanda...Yüreklerimizde yaktığı ışık sonsuza kadar yanacak...Bu vesile ile başta sevgili hocamı ve tüm Köy Enstitüsü sevdalıları ile eğitmenlerini sevgi ve saygılarımla anıyorum ...

Şurası kesinki yarınımız için aydınlanmış eğitimi her olası şekilde desteklemeliyiz...

KÖY ENSTİTÜLERİ YENİDEN!
NEDEN OLMASIN?

Sevgilerimle
Funda

3 yorum:

  1. Ellerine sağlık, ne güzel bir yaklaşım ve sunum. İnşallah bir gün bir yerde yollarınız kesişecek ve sen içinden gelenleri daha geniş kitlelere aktarabileceksin. Ama bu hükümetle, ama özel kurumlar aracılığı ile, ama başka yoldan, illa olur, kalbinden istiyorsun çünkü.

    YanıtlaSil
  2. Güzel çalışmanızın karşılığında size dönülmesi ve Avrupa birliği fonlarınca desteklenmesi çok güzel böyle güzel aktivitelerin devam etmesini dilerim.

    YanıtlaSil
  3. Çok çok teşekkür ederim yüreklendirici ve motive edici geri bildirimleriniz için...sevgiyle

    YanıtlaSil

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...