4 Mart 2012 Pazar

Bir Cenaze, Bir Baba ve Bir Oğul

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın babası vefat etti.

Arkadaşımla ortak başka bir arkadaşımı arayıp gelip gelemiyeceğini sordum cenazeye. Bana üç yıldır babası vefat eden arkadaşımızla görüşmediklerini ve yinede aradığını ancak telefonla ona ulaşamayınca da taziye mesajı attığını iletti ortak arkadaşımız.

Nedenini merak ettim ve de sordum...

Ortak arkadaşımız eşinden boşanmıştı ve bir çocuğu vardı boşandığı eşinden. İşte babası vefat eden arkadaşım çok "kızmış" ona ve görüşmüyorlarmış o zamandan bu zamana.

Nasıl yani dediğinizi duyuyorum...Ben de şaşırdım ve de düşündüm epey üzerine bunun.

Malesef hepimizin fark etmeden yaşadığı gibi , bilinçaltının etkisinde "uyku" halindeydi işte benim sevgili arkadaşım da. Kendi geçmişini yansıtıyordu ortak arkadaşımızla bugünkü ilişkisine . Nötrleşememiş olumsuz duygular anda olamayan zihinle birleşince, geçmişin gölgeleri bugün içinde bulunduğumuz ilişkilere zarar veriyor, tüketiyordu onları malesef. Hem de hiç ama hiç farkında olmadan olup bitiyordu herşey!

Kendi annesi babası boşandığında küçük bir çocuk olarak çok acı çekmiş ve yalnızlık hissetmiş arkadaşım. Ve de ortak arkadaşımızın çocuğunun da benzeri bir deneyimi yaşayacağı inancı ve kaygısı ile ortak arkadaşımıza kızmış hatta onu yaşamından çıkartmıştı arkadaşım. Acı ve yalnızlık deneyimi kendisinin seçimi idi halbuki. Ortak arkadaşımızın çocuğunun seçimi ve deneyimi onunki gibi olmıyabilirdi üstelik.

Kendi çocukluğundaki ifade edemediği kızgınlığı yansıtıyordu ortak arkadaşımıza sanırım. Babasına duyduğu kızgınlığı oldukça yakın olan arkadaşına yansıtıyordu bugün. İçindeki çocuk acı içindeydi hala ve bu olumsuz duyguyu nötrleyemediğinden dolayı da bir "dostluk" sona ermişti. Kendimizin ya da anne babamızın deneyimleri aracılığı ile yaşama insanlara kadın ve erkeklere dair önyargı gözlüklerine sahip oluyoruz. Etrafımıza bu gözlüklerle bakınca da zaten inandıklarımızı görüyor ve de beklentilerimizi yansıttıklarımızı deneyimliyoruz. Sosyolojide buna "kendini gerçekleştiren kehanet" deniyor.

Sağlıklı iletişim ve ilişkiler için işte bu önyargı gözlüklerimizi çıkartmamız gerekiyor. Geçmişin gölgelerinden özgürleşmek bir anlamda... Ve de her bireyin kendi özgür iradesi ile farklı seçimler yapabileceğini kabul etmek...Bu da onları öncelikli olarak BİREY olarak görebilmekten geçiyor elbette. Çocuklarımızı da bizden ayrı farklı kendilerine ait düşünce duygu ve inançları olan, kendi doğruları seçimleri ve kararları olan bireyler olarak görebilmek çok önemli burada. Onların kendi yolları var zaten. Biz bir şey öğretmiyoruz onlara. Sadece kendi yollarını bulmalarında rehberlik edebiliriz , bizlere ihtiyaç duyduklarında da yanlarında olabiliriz.

İşin daha enteresan yanı ölen baba dünyaya mal olmuş bir kimlikti. Uzun yıllar yurt dışında yaşamıştı. Kendi yaşam misyonunu kendini gerçekleştirmiş bir insandı. Hani Maslow piramidinin en son tepe ucuna ulaşabilmiş bir birey. Bilincinin ışığını yeryüzüne indirebilmiş bir varlık.

Ama acı çeken bir çocuk yüreği idi işte. O ne anlardı ki misyondan kendini gerçekleştirmekten...O da kendisine göre kesinlikle haklı idi. Sorun çocukluktaki duygusal acının iyileşmiyerek, yetişkin ilişkilerine bugüne yansıyarak mevcut ilişkilere zarar veriyor olmasındaydı sadece.

Sonra aklıma Pocahontas çizgi filmi geldi. Hani kızılderili bir prensesle İngiliz askerin aşk hikayesinin işlendiği çizgi film. Orada İngiliz askerin bir sözünü hatırladım. " Benim tek sorumluluğum yüreğime karşı" demişti İngiliz asker tüm gücü ünvanı parayı bırakıp Pocahontas'la onun ülkesine yelken açarken. İçindeki vahşi (en doğal ve saf) dişiye , bilge kadına dokunmak isteyen tüm kadınlara bu çizgi filmin iki CD'lik setini izlemesini öneririm bu arada...

Aslında hepimizin tek sorumluluğu yüreğimize karşı olan sorumluluğumuz değil mi? Kendimiz olabilmek, kendimizi gerçekleştirmek, yüreğimizin rehberliğinde yaşamak...

Ancak sanırım özellikle bunu yapabilen insanları katı şekilde yargılıyoruz. Toplumsal kimliklere göre şekillenmiş belirli davranış kalıplarına uymamız bekleniyor. Vefat eden insan , yüreğine karşı sorumluluğunu önceliğine alan biri idi bence . Yaşamının hakkını vermişti. Binlerce insanın yaşamına dokunabilmişti. Mutlaka kendince kendisine göre sevmişti oğlunu da...Bütün insanlığı seven bir yürek elbetteki oğlunu da derinden seviyordu.

Kendi acılarımızın hatalarımızın sorumluluklarını başkalarına atıp "kurban rolünü" pek bir güzel oynamayı ne de iyi beceriyoruz hani değil mi? Oysaki yaşadığı deneyimde o küçük çocuğun da bireysel seçiminin katkısı vardı elbette. O acıyı ve yalnızlığı seçmişti.

Bilirsiniz babası alkolik olan bir Prof ' a sormuşlar. "Nasıl Prof olabildiniz böyle bir babanız varken? " diye. Cevabı " Başka seçeneğim yoktu" olmuş. Aynı soruyu alkolik kardeşine sormuşlar bu sefer. O da
" Başka seçeneğim yoktu " demiş. Aynı cevabı vermişler yani. Aynı duruma farklı tepki veren iki insan.

Özetle yaşamımızda hepimiz bir çok yanlış seçimler yapmış ve yanlış kararlar almış olabiliriz. Belki de bize ve bize göre sevdiklerimize acı veren sonuçları oldu bu seçim ve kararlarımızın. Kısaca pek çok hata yapmış olabiliriz!

Ancak yaşamımızdaki insanların bizim bu seçimlerimiz nedeni ile yaşadıkları her ne ise bunun onların da seçimi olduğunu hatırlamalıyız. Bunu eğer görüp kabul edebilirsek ancak geçmişimizle barışıp suçluluk duygusundan özgürleşebiliriz ve de yeniye doğru cesaretle adım atabiliriz. Bırakalım onların seçimlerinin sorumluluklarını da taşımayı artık. İnanın onların büyümesine , yaşamlarının ve ilişkilerinin sorumluluğunu almasına yardımcı olmuyoruz onların sorumluklarını bizzat biz taşıyarak. Bu sadece çocukları içermiyor. Hala büyüyememiş yaşamının ve ilişkilerinin sorumluluğunu alamayan koca koca insanları da içeriyor üstelik. Bırakalım büyüsün yaşamımızdaki insanlar!

Her birey sadece ve sadece kendi yüreğine karşı sorumlu!

Guru'mun yıllar önce bizimle paylaştığı bir yaklaşımı aktarmak istiyorum burada. Malum bir çok rollerimiz var yaşam içinde. Evlat, anne baba, çalışan , vatandaş , kardeş olarak...İşte bu rollerin gereğini yerine getirmeliyiz elbette ve ancak bu rolleri kimlik olarak alıp giymemeliyiz üzerimize. Yani bağımlılık olmamalı bu rollerle aramızda. Rolün kendisi biz olmamalıyız. Bir mesafe özgür alan boşluk olmalı aramızda. Aksi halde hem kendimize hem de yaşamımızdaki insanlara onların varoluşuna ve misyonlarına zarar veririz.

Zira bu roller sanal kimliklerimiz. Gerçek kimliğimizle ilgisi yok. Hepsi ilüzyon bir anlamda ve zamanla değişkenlik gösterebiliyorlar. Asıl kimliğimiz zaman ve mekandan özgür her yerde herzaman var olan, sonsuzdan sonsuza uzanan en içsel benliğimiz, özümüz , ruhumuz...O yakılamaz su da boğulamaz...Hiçbir şekilde incitileyemeyen yanımız...İncinen acı çeken yanımız egomuz...

İşte ben kimim sorusunun yanıtı daha çok ruhsal özümüze doğru ise varlık hem kendisi hem de yaşamındaki insanlar için daha özgür ve özgürlükçü bir duruş sergileyebiliyor. Bir özgürlük alanı oluşuyor varlığınızın içinde ve de dışında.

Ancak doğru yanlış iyi kötü de yok yaşamın akışında. Bireyin seçimi ve deneyimi var sadece. Arkadaşım küçük bir çocukken acı ve yalnızlığı seçmişti. Bu onun bilincinin gelişimi evrilimi için belki de ihtiyaç duyduğu bir deneyim di...Asıl odaklanmamız gereken bugünümüzü geçmişin gölgelerinden arındırarak yaşamı kucaklayabilmekti.

Geçmişin gölgelerinden özgürleştiğimiz ışıl ışıl bir yaşam diliyorum !

Sevgiler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...